Bize Mesaj Yollayın
info@terapilife.net
Haftaiçi: 16:00 - 21:00
Cumartesi:10:00-19:00

İletişim(sizlik) VE İNSAN İLİŞKİLERİ

Kişilerarası İlişkisel Teorinin kurucusu Harry Stuck SULLIVAN; insanoğlunun kişilerarası ilişki kurma yönünde doğuştan gelen bir dürtüye sahip olduğunu ileri sürmüştür. Sosyal bir varlık olan insanoğlu ötekiyle iletişim kurmaya ve anlamlı ilişkiler geliştirmeye neredeyse programlanmıştır. Kişilerarası ilişkinin neredeyse kaçınılmaz olduğu bir hayatta ilişkilerimizin kalitesi ve iletişim kabiliyetimizin ruh sağlığımızı doğrudan etkilemesi kaçınılmazdır.

Rene SPITZ, ikinci dünya savaşı sırasında bakımevlerinde yaptığı bebek gözlem çalışmalarında; barınma, beslenme ve altlarının temizlenmesi gibi ihtiyaçları giderilen çocukların kendileriyle duygusal bir temasa geçilmediğinden yaşıtlarından ve duygusal temas (ilgi,sevgi…) gören çocuklardan gelişimsel olarak daha geri kaldıkları ve hatta bazı çocukların bir başkasıyla kurulan mekanik ilişkinin sonucu olarak öldüklerini rapor etmiştir.

Ayrıca, Japon bilim insanı Dr. Masaru EMOTO’nun su kristalleri üzerinde yaptığı gözlemler iletişim tarzının önemini gözler önüne sermiştir. Dr. EMOTO, bir kap suyu alıp güzel sözler telaffuz ettiğinde mikroskop altında yapılan gözlemlerde suyun kristalimsi şekillere büründüğünü, hitap şeklinin olumludan olumsuza döndüğünde ise şekillerin bulanıklaştığını ve anlamsız görüntülere büründüğünü gözlemlemiştir. Ortalama bir insanın vücut sıvı oranının yüzde 70 olduğu düşünülürse iletişim tarzının ve hatalarının önemi ortaya çıkmaktadır.

Psikolojimizden kimyamıza hatta hayatımızın devamlılığına dahi etki eden ilişkilerimiz ve iletişim tarzımız bozulduğunda neler yapabiliriz sorusuna cevap vermeye çalışalım.

Konu sizin için önemliyse mutlaka konuşun.

Yapılan araştırmalar kelimelerin %10, ses tonunun %30 ve beden dilinin %60 oranında iletişimimizi şekillendirdiğini göstermektedir. Yani bu demek oluyor ki sizin için önemli olan herhangi bir konuda konuşmayı ne kadar ertelerseniz erteleyin, o kişi ya da konu konuşulurken ses tonunuzla ve beden dilinizle aslında o konuyu konuşuyorsunuz demektir.

Bu iletişim tarzının en önemli sıkıntısı ise ses tonu ve beden dili gibi farkındalığımızın dışında gelişen yollardan, otomatik gerçekleşmesidir. Anlaşılan o ki; her halükarda gerek kelimelerle gerekse bedenimizle konuşmaktayız. Hal böyle olunca sizin için önemli olan bir konuda konuşmayı tercih etmek, beden dilinizin insafına kalmaktan iyidir. Çünkü çözülmeyen kişisel problemler dile dökülmese de ses tonumuz ve beden dilimiz sayesinde dile gelebilir.

Sorunu düşünüp durumunuza açıklık getirmeye çalışın.

Maalesef, çoğu zaman anlamak için değil de cevap vermek için dinleme gafletine düşüyoruz. Önemli olan şeyin verilecek tepki (cevap) olduğunu düşündüğümüzde karşımızdakini anlayabilme, sağlıklı iletişim kurabilme şansımızı da bir o kadar kaybediyoruz. Ötekini anlama şansını kaybettiğimizde de karşılıklı suçlamalara yöneliyoruz.

Kişilerarası ilişkilerde ortaya çıkan olumsuz bir durum çiftlerden (karı-koca, anne-kız, baba-oğul) sadece birinin sebep olduğu bir sonuç değil, karşılıklı etkileşimin neticesidir. Bu gibi durumlarda; problemin şahıslardan değil de aralarındaki iletişim tarzından kaynaklandığını bilmek çözüm için atılabilecek en önemli adımdır. İnsanları ‘’problemli’’ diye etiketlemek sorun çözmekten ziyade problemlerin artmasından başka bir işe yaramaz. Problemli olan aramızda cereyan eden iletişimin tarzıdır.

Ben diliyle konuşun.

Ben diliyle konuşmak muhatap olduğumuz kişileri eleştirmeden, suçlamadan istek ve ihtiyaçlarımızı karşı tarafa iletmektir.

Amaç suçlamak değil içinde bulunduğumuz durumun bizde bıraktığı duygusal etkiyi karşı tarafın kendini suçlu hissedip, savunmaya geçmeden anlayabilmesini sağlamaktır.

Ben korkuyorum ki…, Ben istiyorum ki…, Ben düşünüyorum ki… gibi ifadelerle yaşanan olayların bizde bıraktığı duygusal etkiyi eşimize, çocuklarımıza ve arkadaşlarımıza eleştirmeden, suçlamadan aktarabiliriz.

Belirsiz taleplerde bulunmayın.

İnsanların sizin ihtiyaçlarınızı tahmin etmelerini ya da dile dökmediğiniz taleplerinizi yerine getirmelerini beklemeyin. Sizi ne kadar çok sevseler bile insanlar düşüncelerinizi okuyamazlar. Eğer bir şeyin olmasını istiyorsanız; dile dökün ve talep edin.

Herkes kendi davranışlarından sorumludur, bunu unutmayın.

İster eşinizle, ister çocuklarınızla, isterse arkadaşlarınızla olsun, insan ilişkilerini en çok zora sokan durumlardan biri de suçlu/sorumlu aramaktır. Birini tenkit edercesine parmakla gösterdiğimizde dahi bir parmağımızın muhatabımıza yönelmesine rağmen dört parmağımızın bizi gösterdiğini unutmamak gerekir. Bize düşen, yüzde doksan haklı olsak dahi payımıza düşen yüzde onluk kusurun telafisi için uğraşmaktır. Zor olsa da.

Başkalarının duygu, düşünce ve davranışlarına dair ‘’niyet okuyuculuğu’’ yapmayın.

Eşinizi, arkadaşlarınızı, çocuklarınızı iyi tanımanız ve olaylara verebilecekleri tepkiler hakkında bilgi sahibi olmanız sizi duyarlı bir insan yapar. Ama bazı durumlarda niyet okuyuculuğu diye tarif edilen; insanların duygu, düşünce ve davranışlarına yönelik önyargı içeren; “Senin ne düşündüğünü, hissettiğini ya da ne yapmak istediğini biliyorum” tarzı söylemler duyarlı olmakla karıştırılmakta, insan ilişkilerini sekteye uğratmakta ve buna muhatap olan kişilerde çaresizlik ve bıkkınlık hislerine sebep olmaktadır.

Niyet okuyuculuğu, kişilerin zamanla kendi doğruları ile başkalarının doğrularını karıştırabilir hale gelmesine sebep olabilir. Yani kişisel bir körlük meydana gelebilir. Carl Gustav JUNG’un da dediği gibi; ” Hayattaki en acıklı şey, bir insanın problemin kendinden kaynaklandığını görememesidir.”

Yapılması gereken kişisel varsayımlara göre hareket etmek yerine insanların kişisel hassasiyetlerine özen göstermek, tahminde bulunmak yerine bekleyip görmek ve en önemlisi yansız bir tavırla dinlemeye çalışmaktır.

Problemlerinizi muhatabınızla çözmeye çalışın, üçüncü kişilerle değil.

Problem yaşadığınız kişilerle konuşmak yerine onlar hakkında başkalarıyla konuşmanız pek işe yarayan bir tavır değildir. Problem yaşadığınız kişiyle aranıza ne kadar çok insan katılırsa problemin çözüme kavuşma olasılığı da bir o kadar azalır.

Devamlılık göstermeyen davranışlarınızın değişime vesile olmasını beklemeyim.

Yakın ilişkilerde değişim yavaş yavaş gerçekleşir. Küçük bir değişime sebep olacak şekilde davrandığınızda (ailenize, eşinize, çocuğunuza karşı)‘’gerçekten ciddi olup olmadığınızı’’görmek için birçok kere sınanırsınız. Bir danışanım kızıyla arasında geçenleri şöyle aktarmıştı;

Evde eksik olan malzemeleri almak için markete gitmesi gerektiğini ama kızıyla her markete gittiğinde kızının ağlayarak istediğini yaptırmaya çalıştığını, kendisinin de elalem’e rezil olmamak için bu isteklere istemeye istemeye boyun eğdiğini söylemişti. Bu sürecin doğru olmadığının farkında olduğu için buna dur demesi gerektiğinin de bilincindeydi. Yine bazı ihtiyaçları için markete gitmesi gerektiğinde kızıyla (4 yaşında) konuştuğunu, üzerinde fazladan para olmadığı için eğer bir şey istemeyecekse onu da yanında götüreceğini kızına söylediğinde kızının hemen kabul ettiğini söylemişti.

Markete yaklaştıklarında kızının o alışıldık tepkileri vermeye başladığını ve markete girdiklerinde de bu tepkilerin zirveye çıktığını söylemişti. Ama bu sağlıksız tepkileri pekiştirmemesi gerektiğinin farkında olduğu için rezil olma pahasına kızının isteklerine karşı koymuştu. Annesine ağlayarak bir şey yaptıramayacağının farkına varan küçük kız yaşlı gözlerle annesinin gözlerinin içine bakarak; ‘’anne sen beni artık sevmiyorsun’’ dediğinde annenin bütün yelkenleri suya düşmüştü ve yine kızının dediği olmuştu. Küçük kız annesinin ‘’gerçekten ciddi olup olmadığını’’görmek için onu sınamıştı ve tek gayesi o eski, bildik ilişki tarzına geri dönmekti.

Doğuştan güdülendiğimiz, eksikliğinde hayati bir organımızı kaybetmiş gibi etkilendiğimiz ve içeriğine göre ruh halimizi şekillendiren insan ilişkileri ve iletişim tarzımız üzerine bir emek harcamaya değer sanırım. Unutmadan değiştirmeye çalıştığınız şey her ne kadar sağlıksız olsa da alışkanlıklar kolay değişmez. “Bildiğimiz cehennem bilmediğimiz cennetten iyidir” sözünden de anlaşılacağı gibi alışkanlıklar ve sabitleşmiş iletişim tarzımız değişime karşı direnç gösterecektir. Cennetin, cehennemden iyi olduğunu aklınızdan çıkarmamanız temennisiyle.

Sağlıcakla kalın.

Hasan DURAN

Klinik Psikolog/Psikoterapist 

Kimler Neler Demiş?

İlk Yorum Hakkı Senin!

avatar