Bize Mesaj Yollayın
info@terapilife.net
Haftaiçi: 16:00 - 21:00
Cumartesi:10:00-19:00

KLEPTOMANİ (ÇALMA HASTALIĞI)

Kleptomani kişisel kullanım ve maddi değeri için gereksinim duyulmayan nesneleri çalmaya yönelik dürtülere karşı koyamama olarak adlandırılan bir dürtü kontrol bozukluğudur. Kleptomanların genelde çaldıkları eşyanın ederini ödeyecek maddi güçleri vardır ve maddi kazanç elde etmek için hırsızlık yapmazlar. Kleptomanlar genellikle maddi değeri olmayan şeyleri çalarlar ve çalma dürtüsü dayanılmayacak seviyelere çıkabilir.

Bir kleptomanın amacı çalınan eşyaya sahip olmak değil çalma eyleminden önce yaşadığı huzursuzluktan kurtulmak ve çalma eyleminin verdiği hazzı yaşamaktır. Bu yönüyle hırsızlıktan ayrılmaktadır.Çalma eyleminin öncesinde giderek artan bir gerginlik hissi oluşmaya başlar çalma eyleminden sonra rahatlama ve haz meydana gelir.

Kleptomani bir dürtü kontrol bozukluğu olması sebebiyle çalma eyleminden önce kontrol edilmesi güç bir gerginlik meydan gelir ve bu gerginlik çalma eylemi gerçekleştirilene kadar artmaya devam eder, çalma eylemiyle beraber gerginlik yerini rahatlamaya bırakır.

Kleptomanide utanılacak bir eylem gerçekleştirildiği için gizli tutulur oranları hakkında kesin bir bilgi olmamakla beraber kadınlarda erkeklere oranla daha fazla görüldüğü söylenmektedir.

Yukarıda bahsi geçen belirtilere sahip bireylerin uzman yardımı alması tavsiye edilmektedir.

ALIŞVERİŞ BAĞIMLILIĞI

Alışveriş bağımlılığı ya da alışverişkoliklik olarak adlandırılan kontrol bozukluğunda birey hissettiği huzursuzluktan kurtulmak ve rahatlamak için ihtiyacı olup olmadığına bakmaksızın alışveriş yapar. Bağımlılarda bu davranış örüntüsü bir yaşam biçimi haline gelmiştir. Alışveriş esnasında ve sonunda bir keyif alma ve rahatlama hissi meydana gelir fakat bir müddet sonra bu rahatlama ve keyif hissinin yerini suçluluk ve pişmanlık duyguları alır.

Alıveriş bağımlılığı birçok bağımlılıkla benzer bir görüntü vermektedir. Bağımlı olunan durum ya da madde olmadan aşırı gergin ve huzursuz hissetme bu durum ya da maddenin alımında ve temininde huzur ve rahatlama hissi ve bir müddet sonra ortaya çıkan pişmanlık duygusuyla karakterize olmuş bir görüntü vermektedir.

Alışveriş bağımlılığı olan bireylerin dikkat etmesi gereken bir takım önleyici müdahaleler vardır;

– Alışveriş esnasında nakit para ya da hesap kartı kullanılmalı
– Varsa birden fazla kredi kartı teke indirilmeli ya da tamamen kapatılmalıdır
– Alışverişe çıkmadan önce bir liste yapın ve o listenin dışında bir şey almayın
– Alışverişe çıkarken sizin bu dürtünüzü kontrol etmenize yardımcı olacak biriyle çıkın
– Kendinizi kötü hissedip alışveriş yapma dürtüsü ağır bastığında spor yapın yürüyüşe çıkın bu esnada yanınıza para almayın.

Yukarıdaki önerilere uymanıza rağmen bir gelişme sağlayamıyorsanız bir uzmandan yardım almanız sizin için iyi olacaktır.

Erkekler, Aşk ve Cinsellik

Erkeklerin duygu durum bozuklukları, kaygı bozuklukları ya da ilişki sorunlarından dolayı psikoterapi’ye gelmeleri pek rastlanır bir durum olmasa da cinsel hayatları istedikleri gibi gitmediğinde tabir-i caizse penisleri işe yaramadığında psikoterapi’ye başvurmaları sık rastlanan bir durumdur.

Kadınlar ise ne hikmetse depresyonda olduklarında, kendilerini bir müddet gergin hissettiklerinde, ilişkilerinde,  evliliklerinde bir sorunla karşılaştıklarında ya da çocuklarının bir problemi olduğunda psikoterapi’ye gelirken konu cinsellik, cinsel isteksizlik olduğunda erkekler kadar sık psikoterapi’ye yönelmemektedirler.

Erkekler için cinsellik çok nadiren sadece cinselliktir. Cinsellik, yoğun anlamlar yüklü bir deneyim, arka planında koca bir maziyi barındıran bir varoluş şeklidir. Bazı erkekler seksi bastırılmış duygularını dışa vurmak, kontrol edemedikleri dürtülerini boşaltmak için kullanırken bazı erkekler de mazide kalmış travmalarının üstesinden gelmek için seksi kullanabiliyorlar. Ayrıca bir güç gösterisi, özgüven tamiri için başvurulan kısa süreli bir deneyim ya da onaylanma, şefkat, sevme ve sevilme gibi ihtiyaçlarını karşılamak için seks yapabiliyorlar.

Genellikle insanlar kendilerini yöneten dürtülerin, bilinçdışı süreçlerin ve ihtiyaçlarının farkında olmadığı için takıntılı bir şekilde cinsel ilişkiye girmekte ya da bilinçli ve bilinçsiz korkularından dolayı cinsel ilişkiden kaçabilmektedirler. Kadın, erkek fark etmeden insanoğlunun kişilik gelişiminin; tercihlerini, ilişki kurma biçimini ve yaşam stilini belirlediği bir gerçektir. Bundan dolayı bir kadının, güzel ve çekici olması, eşini seviyor olması cinsel hayatlarının da her zaman istedikleri gibi gideceği anlamına gelmez. Çünkü yazının başında belirttiğim gibi; cinsellik sadece cinsellik değildir.

Bunun içindir ki; ’’ insanların cinsel hayatlarındaki sorunlarını sadece bir organın işleyişine bağlamamaları ve o organa sahip olan insanın kişiliğini göz önüne almaları gerekmektedir.’’

Bir kişinin sevebilmesi, âşık olabilmesi için sevilebilir olduğuna inanması, kendini sevmesi (kastedilen narsisistik öz sevi yani kişinin bozuk plak gibi kendine takılıp kalması değil, kendini olduğu gibi kabullenebilmesidir) gerekmektedir.  Bir insanın sevilebilir olduğuna inanmasının ön koşulu ise annesiyle çocukken kurduğu ilişkinin niteliğine bağlıdır. Bir erkek, çocukluk çağında annesini ilgisiz, zalim, ulaşılmaz olarak algıladığında yapacağı çıkarım; ilgiyi, şefkati ve yakınlığı hak etmediği yönünde olabilir. Dolayısıyla paragrafın başında da belirttiğim gibi birini sevebilmenin ön koşulu olan sevilebilir olduğuna inanmak erken çocukluk döneminde deneyimlenen ve içselleştirilen bir durumdur. Annesiyle kurduğu ilişkide böyle bir hissi deneyimlemeyen insanların sevme yetileri fazla gelişmemiş olabilir ya da sevgi diye tarif ettikleri şeyler sevginin dışında anlamlar da içerebilir.

Konu erkek cinselliği olduğu için erkeklerin kişilik gelişimlerinin cinsel eylemlerini, fantezilerini nasıl şekillendirdiğine ve bunun sonucunda sekse atfettikleri anlamların neleri içerdiğine bakmak daha yararlı olabilir kanısındayım. Kişilik gelişiminin mihenk taşlarını; erken çocukluk-preödipal (0-3 yaş), çocukluk-ödipal (3-5 yaş) ve ergenlik dönemi olarak düşünürsek bu dönemlerin her biri kişiliğimizin şekillenmesinde ve cinselliği algılayışımızda önemli etkilere sahiptir diyebiliriz.

Erken çocukluk dönemini, dünyayı algılayış biçimimiz olan kişiliğimizin temellerinin atıldığı, bakım veren kişiyle (anne ya da çocuğun bakımını üstlenen kişi…) kurduğumuz ilişkinin kendimizi sevilen ya da sevilmeyen ve dünyayı da güvenli ya da güvensiz olarak kabullenmemizdeki etkinin büyük olduğu bir zaman dilimidir. Bu dönemdeki ihtiyaçları annesi tarafından yerinde ve yeterince karşılanmayan çocukların kendilerini sevilebilir hissetmesi ve dünyanın ve insanların da güvenilebilir olduğuna inanması zordur. İlişkisel Psikanaliz, Nesne İlişkileri Kuramı ve Şema Terapi gibi kişilik bozukluklarıyla çalışan psikoterapi ekollerinin ortak görüşü; erken çocukluk döneminde (0-3 yaş) yerinde ve yeterinde ilgi ve bakım görmeyen, travmatize olmuş çocukların kişilik bozukluğu geliştirebilecekleri yönündedir.

Narsizm ve Cinsellik

Narsist bir kişinin, kimliği ve kişiliği işgal edilmiş, olduğu gibi olmasına izin verilmemiş ya da bir proje çocuk olarak yetiştirilmiş (bir amaca hizmet eden) olma olasılığı çok yüksektir. Hayatı böyle şekillenen birinin hayatındakileri de böyle şekillendirmeye çalışması doğal olsa gerek. İşgal ederek, yok sayarak ve kafasındaki gibi bir eş, sevgili olmaya zorlayarak. Narsist bir erkek kendini güçlü hissetmediği bir ilişkide cinsellikten kaçabilir, cinsel isteksizlik ya da erken boşalma gibi cinsel fonksiyon bozukluklarından muzdarip olabilir. Ayrıca iş hayatında kötü günler geçiren ve bu sebeple narsisistik kırılma/incinme yaşamış bir bireyde partnerinden bağımsız olarak özel hayatında sorunlar yaşayabilir. Altta yatan sebep ise kendini güçsüz, değersiz ve yetersiz hissetmesidir. Bu sebeple kendini yetersiz hissettiren sevgililerden uzak durabilir, ya da böyle olan eşlerini kırılmış olan onurlarını tamir edebilmek için aldatabilirler. Sebebi ise hissettikleri ağır değersizlik ve yetersizlik duygusundan kaçma isteğidir.

Borderline Kişilik Bozukluğu ve Cinsellik

Borderline bir kişi ise erken çocukluk (0-3 yaş) ve özellikle (18-36 ay Ayrılma-Bireyleşme) döneminde ayrılmasına ve birey olmasına izin verilmemiş, her bireyselleşme çabası duygusal ve fiziksel olarak cezalandırılmış ve sevgi ihtiyacı kişiliğinden vazgeçtiğinde, annesine (bugün ise sevgililerine) yapışıp kaldığında karşılanmış kişilerde görülme olasılığı yüksek olan bir durumdur. Borderline birinin cinselliğe bakışı ise ihtiyaç duyduğu sevgiyi ve bağlantıyı elde edip edememesine göre değişebilir. Sevgi ve bağlantı kurma ihtiyacı karşılandığında herhangi bir cinsel sorun yaşama ihtimali düşük iken terk edildiğinde ya da eşini, sevgilisini kaybettiğinde eyleme vurma diye tabir edilen bir savunma mekanizmasını kullanabilir. Borderline kişilik bozukluğu ‘nda terk edilmek ya da sevdiği kişiyi kaybetmek neredeyse ölümle eşdeğer bir acıya neden olabilir. Bu acıdan kurtulmak isteyen kişiler eyleme vurarak kontrolsüz cinsel ilişkiler yaşayabilir, hızlı araç kullanabilir ya da takıntılı bir şekilde alışveriş yapabilirler. Borderline kişiler sevdikleri insan hayatlarındayken sadık, cinsel olarak aktif ve mutludurlar, sorun sevdiği kişinin yokluğuna, ilgisizliğine dayanamamakla ilintilidir.

The Madonna, Madonna Sendromu (Bakire-Fahişe Sendromu)

Kişilik gelişiminin ikinci dönemi olarak ifade edebileceğimiz Ödipal (Fallik) Dönem insanların dünyayı ve kendilerini algılayış biçimlerine en az ilk çocukluk dönemi (preödipal dönem) kadar etki etmektedir. 3 yaşından itibaren çocuklar cinsiyetlerinin farkına varmaktadırlar. Çevrelerini gözlemlediklerinde her erkeğin bir tane kadını olduğunu fark eden erkek çocuk doğal olarak ilk sevgi nesnesi olan anneye yönelmekte ve onun sadece kendisine ait olmasını istemektedir. Bu dönemin bir özelliği olan psikanalizde ‘’majik düşünce’’, bilişsel psikoloji de ise ‘’benmerkezci düşünce’’ diye tabir edilen düşünme şekli (çocuk bu dönemde aklından geçenleri herkesin okuyabileceğine inanır ve çocuklar için bu dönemde düşünmek, yapmak ile eş anlamlıdır) çocukların korkularını tetiklemekte ve düşüncelerinden ötürü korkmalarına neden olabilmektedir. Mesela; ‘’anne, babaya aittir ve anneye karşı duyulan istek baba tarafından fark edilecek ve cezalandırılacağım’’ korkusu buna bir örnek olabilir. Ayrıca cinselliğin yok sayıldığı, kötü, pis addedildiği ailelerde de cinsel kimliğin gelişmeye başladığı bir dönemde çocuklar olumsuz etkilenebilmektedir. Cinsellik kötü kadınların (Madonna/Orospu) yaptığı bir şeydir ve çocuk anne babası arasında böyle bir ilişkinin olmadığına inanarak annesini (The Madonna/Bakire) melekleştirebilir.

Bu dönemdeki önemli bir figür de şüphesiz babadır. Bu dönemin sağlıklı atlatılabilmesinin şartı şefkatli, sınır koyabilen ve özdeşim kurulabilecek bir babaya sahip olmaktır. Aksi takdirde soğuk, mesafeli, cezalandıran ve otoriter babalar çocukların korkularını arttırarak kendilerini suçlu hissetmelerine neden olabilmektedir. Bu dönemde babalarıyla sağlıklı özdeşim kuramayan çocukları ileride bir takım cinsel sorunlar beklemektedir. Bu dönemde babayla özdeşim kuramayan çocuklar annelerine çok düşkün olurlar ve babalarını pek sevmezler, sürekli onlarla rekabet halindedirler. Evlendiklerinde eşlerini sürekli anneleriyle kıyaslarlar. Anneleri gibi biriyle evlenmek isterler ama evliliklerinde cinsellik ikinci plandadır çünkü eşleri annelerini temsil etmekte olduğu için cinsellik için ihtiyaç duyulan şehvet duygusunun yerini sevgi alır. Böyle erkeklerden tıpkı annem gibi biriyle evliyim sözünü sık duyarız. Özellikle eşleri doğum yaptığında eşlerine karşı hissettikleri cinsel duygular bazı durumlarda tamamen ortadan kalkabilir. Çünkü o artık anne olmuştur ve kutsaldır, onunla cinsellik yaşanamaz. Bu gibi durumlarda erkeklerde erken boşalma, ereksiyon olamama ve cinsel isteksizlik baş gösterebilir. Bilinçdışı bir şekilde eşiyle annesini bir tutan (The Madonna) erkekler eşleriyle cinsel hayatlarında sorun yaşarken diğer kadınlarla (Madonna) sorun yaşamazlar ve bu durum gizli bir sevgili ya da hayat kadınlarıyla cinsel arzularını tatmin etmelerine neden olabilir. Ödipal dönemde sorun yaşamış erkeklerde görülen diğer bir sorun ise bilinçdışı rekabet (babayla) duygularından ötürü evli kadınlarla cinsel ilişki yaşamayı istemelerine neden olabilmektedir.

Ergenlik, İlk Deneyim ve Performans Kaygısı

Travmatik hadiseleri katmazsak ilk cinsel deneyimler ergenlik çağında yaşanılır. Bu dönemde öğrenilen cinsel mitler ya da talihsiz deneyimler cinsel sorunlara neden olabilmektedir. İlk deneyimini hayat kadınıyla yapan ergenlerin bir kısmı travmatize olmakta, özgüvenlerini yitirebilmektedir. Ayrıca ilk gece korkusu da cinsel sorunlara, korkulara neden olabilmektedir. Evlendiğinde ilk gece gerek olumsuz çocukluk yaşantıları, gerekse yanlış inançlar ve heyecan sonucunda birçok insan performans kaygısına kapılabilmektedir. Bu durum kadınlarda kendini, vajinusmus olarak gösterirken erkeklerde ise; erken boşalma ve ereksiyon problemleri ile göstermektedir.

Velhasıl-ı kelam maalesef çoğumuz ne istediğimizi bilmiyoruz, nedeni ise neye ihtiyacımız olduğunu, neyin açlığını çektiğimizi tam olarak fark edemememiz. Sıklıkla ifade edemediğimiz, belki de bilincinde dahi olmadığımız, tanımlayamadığımız bir şeyin özlemini çekiyoruz. Bir takım güçlü duygular hissediyoruz ve bu duyguların girdabında, fazla düşünmeden takıntılı bir şekilde davranışlar (cinsellik, alışveriş…) sergiliyoruz. Zor olsa da böyle güçlü duyguların etkisi altına girdiğimizde kendimize; ‘’Ben gerçekten ne istiyorum? ve Şuan ki asıl ihtiyacım ne ve beni ne yapmaya zorluyor?’’ sorularını sorup üzerine düşünmeliyiz.

Adını koyamadığınız bir sebepten, kendinizi güçsüz, yetersiz hissetmenizden ya da talihsiz deneyimlerinizden dolayı kendinize ve ilişkilerinize zarar verdiğinizi düşünüyorsanız, bir psikoterapistten yardım alabilirsiniz.

 

Sağlıcakla kalın…

 

Hasan DURAN

Klinik Psikolog/ Psikoterapist

Psikoterapi Sürecinde Terapötik İttifak

Psikoterapi hastanın iç dünyasında kendisini ve çevresini nasıl algıladığını anladıktan sonra, ruhsal yaşantılarını yeni bir çerçeve içine yerleştirme sürecidir. Bu süreç içerisinde hasta ile onun olduğu yerde buluşup, anlaşıldığı ve onaylandığı mesajı verilirken, aynı zamanda ona yeni bir bakış açısı da sunulur. Terapist uygun bulduğu yaklaşım doğrultusunda yanlış inanışları düzelterek ya da yorumlarla hastanın dünya görüşünde alternatif bir bakış ya da şüphe oluşturmak ister (Özmen, 1999).

Basch (1980)’e göre psikoterapi ise, terapist hastaya kendisini anlamasının hem mümkün, hem de gerekli olduğunu belirttiğinde ve hasta bu sürece katılmayı kabul ettiğinde başlar. Birisinin kendisini anlaması, eylem ve isteklerine mesafe alması, geçmiş, şimdi ve gelecek bağlamında motivasyonunu araştırması demektir. Hastaların çoğunun yakınmalarının kaynağı halihazırdaki ihtiyaçlarına uygun düşünüp davranamamaları, semptom, davranış ya da tutumun hizmet ettiği amacı görememeleridir. Terapistin ilk amacı, hastanın durumunu nasıl değerlendirdiğini anlamaktır. Hastaya yapacağı yardım büyük ölçüde onun durumunu çarpıtmadan anlamasına ne ölçüde yardım edebildiğine bağlıdır (akt. Özmen, 1999). Koptagel-İlal (1997) yaptığı çalışmasında, terapistin hastanın durumunu doğru tanıyıp anlamasına (comprehensiveness), gücünü tartarak, karar ve eylemlerini ayarlayabilme yetisini yitirmemesine (manageability), sorunlu yaşam durumlarında bile bu durumdan bir anlam çıkarmayı becerebilmesine (meaningfulness) yardım etmesi gerektiğini ifade eder. İşte bunlar kişide tutarlılık duygusunun (sense of coherence) oluşmasına, dolayısıyla yaşamında ne olup bittiğini anlamasına, anlamlandırmasına ve baş etmesine yardım eder (akt. Özmen, 1999).

Nicholi (1988) psikoterapi sürecindeki ilk görüşmeyi eve gelen misafir metaforuyla anlatarak şöyle ifade eder: “Hastanıza, evinize ilk defa gelen bir misafire nasıl davranırsanız öyle davranın. Evinize ilk defa gelen bir misafire alabildiğine nazik olur, onu kırmamak için elinizden gelen özeni gösterirsiniz. Nasıl misafirinizi rahat ettirmek için azami çaba gösteriyorsanız, hastanızı da misafiriniz sayıp onu bu ilk görüşmede mümkün olduğunca rahat ettirmeye çalışmalısınız.”

Bu çalışmada terapist ile danışan arasındaki olması gereken ideal ilişki, bağ “terapötik ittifak” başlığı altında, terapötik ittifak nedir, bileşenleri nelerdir ve psikoterapi sürecinde terapötik ittifak kavramının yeri ve önemi ele alınacaktır.

Terapötik İttifak

Bireysel psikoterapinin tüm formlarında, iki kişi arasındaki ilişki, yani terapist ile hasta arasındaki ilişki esastır. Hasta stres yaratan durumu ortadan kaldırmakta kendisini yetersiz hisseder ve sorunu çözme konusunda usta olduğunu kabul ettiği terapistin yardımını arar. Terapist ve hasta, hastanın duygu, tutum ve davranışlarında arzu edilen değişiklikleri sağlanmak üzere bir dizi etkileşim içine girerler. Bu etkileşimlerin en önemlilerinden biri de terapötik ittifak/işbirliği kavramıdır.

Psikoterapinin en önemli kavramlarından bir tanesi, terapötik ittifak kavramıdır. Eğer hastanız sizin ona gerçek bir ilgi gösterdiğinizi hissederse sizinle aynı safta yer alır. Sizin gayretlerinizi boşa çıkarmamak için elinden gelen çabayı gösterir. Bu yüzden iyi hekimliğin yolu, iyi insan olmaktan geçer. Hastalar da toplumun diğer yurttaşları gibi saygın insanlar olarak tanınmayı ve bilinmeyi bekler. Kendi narsistik ihtiyaçları için, hastalarını manipüle eden, onları azarlayan, onlara kötü davranan, onlara insanca bir davranışı çok gören bir hekim mesleğinin ruhuna yabancılaşmış bir hekim olabilir ancak. Şefkat, merhamet ve adalet sacayaklarını oluşturmadığı bir hasta hekim ilişkisi sadece hayal kırıklığı üretir. Sözün özü psikiyatrideki hasta hekim ilişkileri; diğer tıp branşlarından bazı çok özel biçimlerle ayrılır ve bu hususiyetlerin hakkını vermek, iyi psikiyatri hekimliğinin icabıdır. Bunun içinde hekimin kendi kusurlarını kabul edebilen, patronluk ya da Tanrılık taslamayan, empati bakımından cömert, mütevazi duruşlu bir kişiliği olması gerekir (Sayar, 2010).

Hartley (1995) terapötik işbirliği/ittifak kavramının ortaya çıkışını ve gelişmesini şöyle özetler: modern psikoterapinin erken dönemlerinde, Bruer ve Freud (1895/1955) hastaların sağaltıma etkin olarak katılmalarının öneminin farkına varmışlardı. Freud (1912/1958),sonraki çalışmalarının önemli bölümünde aktarım ve direnç üzerine odaklanmakla birlikte, aynı zamanda sıcaklık ve samimiyeti psikoterapide başarıya giden yol olarak tanımlamışlardır. Sterba (1934) terapistle olumlu özdeşleşmenin, terapötik işi başarıya doğru götürmek için hastaya rehberlik etmede rolü olduğunu açıklamıştır. Daha sonra Freud (1940) hasta ve ananlisti, hastanı semptomlarına karşı birlikte çalışan bir ‘’pakt’’ olarak tanımlaöıştır. Zetzel’le başlayarak (1965) psikoanalitik yönelimli terapistler, büyük oranda hastanın temel güğvenine benliğin (egonun) göreceli olarak yüksek düzeyde işlev görmesine dayalı olan ‘’terpötik işbirliği’’ kavramına giderek artan bir şekilde dikkatlerini yönlendirdiler (Hartley,1995).

Psikodinamik yaklaşım kökenli terapötik ittifak nosyonunun Bordin (1979, 1980) tarafından, tüm yaklaşımları kapsayacak biçimde yeniden kavramsallaştırması, Alanda önemli bir gelişme olarak dikkati çekmektedir. Yazar, terapötik ittifakı temelde bir ilişki bütünü olarak görmekle birlikte, bu olguyu teknik olarak üç yapının bileşimi olarak tanımlamaktadır. Birinci bileşen; terapist ve hasta arasında görevleri ya da belirli bir tekniğin uygulanması açısından yapılan bir anlaşmayı içermektedir. İkinci bileşen; tedavinin amaçlarında ya da öngörülen sonuçlarındaki anlaşmaya işaret etmektedir. Üçüncü bileşen ise terapist ve hasta arasındaki karşılıklı güven ve kabulü içeren duygulanımsal bağı kapsamaktadır. Görüldüğü gibi Bordin’in önerdiği bu kuramlar-üstü bakış açısı, teknik ve yaklaşım farklılıklarından bağımsız olarak tüm terapötik süreçlerde kişilerarası ilişkiler faktörünü terapinin etkinliği açısından önemli bir noktaya oturtmaktadır. Bu açıdan, yeni dönem psikoterapi araştırmaları da, değişim sürecinin terapötik ittifakı oluşturan elementler olarak terapist ve hasta arasındaki ilişkiye odaklanmıştır (akt. Soygüt ve Uluç, 2009).

Hartley (1995)’e göre terapötik işbirliğinin iki bileşeni vardır: Gerçek ilişki ve çalışma işbirliği. Gerçek ilişki, terapi ortamının doğasında var olan eşitsizliğe rağmen, hasta ve terapistin gerçeklik ve doğruluk zemininde çarpık olmayan algılarıyla yaptıkları birlikte çalışmadır. Bu karşılıklı insan ilişkisi, kendine özgü sevgi, saygı ve güveni de içerir. Çalışma işbirliğine gelince, Terapist ve hasta ikilisinin birlikte çalışma yeteneğini yansıtır ve ona bağımlıdır. Hastanın sorununu hafifletmek için bu iki insanın birlikte çalışmaya karar vermesi ile başlar. Başlangıçta, terapist hasta tarafından sıklıkla gizemli bir otorite olarak algılanır. İdeal olarak, bu duygunun yerini, belirlenmiş rol ve sorumluluklar içinde işbirliği yapan iki erişkin oldukları duygusu alır. Sorunların birlikte tanımlanması, terapinin amaçlarının ve uygulanacak yöntemlerin birlikte saptanması sürecinde, hasta sağaltıma ilişkin daha gerçekçi bir algı ve yapılan anlaşmaya sadık kalma konusunda daha ciddi bir kararlılık geliştirir. Kendisinden ne beklendiğini ve bazı gerekliliklerin neden yararlı olduğunu anladığı zaman, iç dünyasının araştırılmasında daha katılımcı, iletişime daha açık olacak ve daha üretken yeni tutumları terapi ortamında deneme yürekliliğini gösterebilecektir (Doğanavşargil ve Vahip, 2003).

Hartley (1995), terapi ittifakının kurulabilmesi ve terapist ile danışanın ortak bir hedefe doğru yönelebilmesi için hastalara ait üç tür etken tanımlanmıştır: cana yakınlık, sorun çözücü tutum, deneyim kapasitesi. Terapistin hastayı cana yakın bulması ile olumlu psikoterapötik sonuçlar arasında ilişki bulunduğunu gösteren çalışmalar vardır. Sorun çözücü tutum, Stoler (1963) ile Strupp ve arkadaşlarının (1963) yaptıkları araştırmalarda, hastanın kendi sorunu ve buna karşı gelişmiş savunmalarını çözebilmek için psikodinamik yönelimli psikoterapide neler yapabileceğini göstermesi olarak ifade edilmiştir (akt. Doğanavşargil ve Vahip, 2003). Deneyim kapasitesi ise, hızlıca derinleşebilme ve fark ettiklerini değişime yönelik adımlar atarak yaşam içinde kullanabilme yeteneğiyle ilişkilidir. Terapiste ait etkenler; eş duyum ve terapistin gerçekçilik, içtenlik gibi kolaylaştırıcı diğer özellikleri ve mesleki bilgisidir. Ancak, psikoterapiden yararlanma başarısı, terapistin ve hastanın özelliklerinden daha çok, terapötik ilişkinin kalitesine bağlıdır. Hastanın terapistle anlaştığını hissetmesi ve ona karşı iyi duygular beslemesi, terapistin hastaya olumlu bakması ve hastayla aynı oranda anlaştığını hissetmesi, terapist ve hastanın anlama hızının birbirine yakın olması ve terapötik işi yardımlaşarak yapabilmeleri terapötik ilişkinin kalitesini belirleyen etmenlerden bazılarıdır (Doğanavşargil ve Vahip, 2003).

Hastalar doktorlara sadece sorunlarının v e rahatsızlıklarının çözümünde yardımcı olabilecek insanlar gözüyle bakmamaktadırlar. Hasta için doktor, aynı zamanda bir otorite, bir başarı kabul ya da ret figürü olarak da görülmektedir. Doktorun hastayla sosyal ilişkilerin gerektirdiği insani yakınlığı dahi çeşitli kuram ve teknikleri sebep göstererek esirgemesi, bu sebeple hastanın otorite tarafından da reddinin ilanı olarak algılanabiliyor. Özellikle hayati bir bağa duyulan ihtiyacın en yüksek sınırlarda olduğu durumlarda doktorun hastaya karşı takındığı bu yaklaşım hastanın kendi varlığına duyduğu değerin de düşmesine sebep olabiliyor. İnsani bir ilişkinin varlığı böylece varoluşsal bir anlam ve hayati bir değer taşıyor (Nicholi,1988).

Sayar (2009), Merhamet adlı kitabında şu anısından bahsetmektedir; ‘’ 11 yıl önce, Trabzon’da, ‘’Kültürel Psikiyatri’’  konulu uluslar arası bir toplantı düzenlemiştim. Buraya gelen dünyaca tanınmış bilim adamlarından birinin asistanı, Harvard’da doktora sonrası çalışmalar yapan, Zeynep adında cevval, Mısırlı bir genç kadındı. Bir akşam sertin bir tepede bir meslektaşım, ben ve Zeynep çay içip konuşuyorduk. Hararetli bir tartışma vardı. Türk meslektaşım Zeynep’in sözünü kesiyor, tartışmayı devamlı harlıyordu. Bir yerde misafirimiz durdu ve şöyle dedi;’’Bak, ben senin hastan değilim, siz doktorlar insanın sözünü kesmeye çok alışmışsınız. Karşınızdaki herkesi bir süre sonra hikâyesi alınacak bir hasta olarak görmeye başlıyor ve konuşmasını yönlendirmek istiyorsunuz. Onu konuşmasının doğal seyri içinde dilemiyorsunuz; sabırsızsınız. Kısa süre içinde istediğiniz hikâyeyi almak derdiniz. Senin ikide bir sözümü kesmen bu meslek hastalığından kaynaklanıyor.’’ Arkadaşım ve ben için bu cümlelerin şifalı olduğunu söyleyebilirim.’’ (s.126).

Terapötik ittifak, terapist ve hasta arasındaki ilişkinin doğasını açıklamak amacıyla, öncelikle psikoanalitik gelenekte kavramsallaştırılan bir olgu olarak dikkat çekmektedir (akt. Soygüt, 2004; Zetzel, 1956, Greenson ve Wexler, 1969). Psikoanalitik gelenek içindeki kavramsal tartışmalara yeni bir boyut katan terapötik ittifak kavramının izleri, daha sonraları diğer psikoterapötik yaklaşımlarda da kendini göstermektedir. Bu açıdan, Bordin’nin (1979), terapötik ittifak nosyonunu, tüm yaklaşımları kapsayacak biçimde yeniden kavramsallaştırması alanda önemli bir gelişme olarak görülmektedir. Bordin, terapötik ittifakı temelde bir ilişki bütünü olarak görmekle birlikte, bu olguyu, teknik olarak üç yapının bileşimi olarak tanımlamaktadır. Birinci bileşen, terapist ve hasta arasında görevler ya da belirli bir tekniğin uygulanması açısından yapılan bir anlaşmayı içermektedir. İkinci bileşen, tedavinin amaçlarında ya da öngörülen sonuçlarındaki anlaşmaya işaret etmektedir. Üçüncü bileşen ise terapist ve hasta arasındaki karşılıklı güven ve kabulü içeren duygulanımsal bağı kapsamaktadır (akt. Soygüt, 2004).

Safran (1998) ise ittifakta bozulmayı, terapist ve hasta arasındaki ilişkinin niteliğinde gidiş gelişlerin ya da kopuşların olması biçiminde tanımlanmaktadır. Ayrıca, ittifaktaki bozulmanın yoğunluğu, süreğenliği ve sıklığı, terapist ve hasta arasındaki ilişkinin niteliğine bağlı olarak değişkenlik göstermektedir. Bir uçta, hasta terapiste ilişkin olumsuz duygularını açıkça ifade edebilmekte ya da terapiye gelmeyi zamanından önce kesebilmektedir. Diğer uçta ise terapötik ittifakın niteliğinde belirgin olmayan gidiş gelişler yaşanabilmekte; bu durum bir gözlemci ya da usta bir terapist tarafından bile fark edilmesi güç bir durum olabilmektedir. Safran (1998) bu durumun hastadan hastaya değişkenlik gösterebilmesinin yanı sıra, oldukça başarılı giden terapi süreçlerinde dahi birkaç kez terapötik ittifakta bozulma yaşanma olasılığının olduğunu belirtmektedir (Soygüt, 2004).

Sonuç

Terapi en kısa tanımıyla ilaçsız, sözle tedavi etme yöntemidir. Terapi sürecinde birtakım iyileştirici etmenler bulunmaktadır. Bunlar kısaca: dinlenilmek, anlaşılmak, güvenmek ve terapist ile danışanın ortak bir hedef için hareket etmesi anlamına gelen terapötik ittifak kavramıdır.

Güvenmek ve kendini emniyette hissetmek terapötik ittifakın temel bileşenleridir.

Çünkü birçok hasta istismar, sebatsızlık, verilen sözlerin tutulmaması ve kırılgan ilişkilerle ilgili tecrübeler yaşamıştır. Terapi, iki kişi arasında geçen mekanik ve tekniklere dayalı bir ilişki olarak görülemez. Terapi sürecinde iki insanın karşılıklı duygu, düşünce ve davranış alış-verişi, modellemeleri, içselleştirmeleri, aktarımları gibi süreçler yoğun bir şekilde yaşanmaktadır. Bu süreçlerin terapist danışan ilişkisini olumsuz etkilememesi adına, terapistler danışanlarıyla öncelikli olarak terapötik ittifakı gerçekleştirmek zorundadırlar.  Aksi takdirde birçok psikoterapi süreci başlamadan bitmeye mahkûmdur.

 

 

Hasan DURAN

Klinik Psikolog/Psikoterapist

 

 

 

 

KAYNAKÇA

  • Doğanavşargil, Ö. ve Vahip, I. (2003). Terapötik işbirliği neden önemli? Psikiyatrik yakınması olmayan bir aile içi şiddet olgusu. Klinik Psikiyatri Dergisi, 6: 165-169.
  • Nicholi, A. M. (1988). The New Harvard Guide to Psychiatry. In Armand M. Nicholi (Eds). –The Therapist Patient Relationship (s. 7-28), Harvard University Press.
  • Özmen, M. (1999). Kısa Süreli Tedavilerde Terapötik Etkinliğin Arttırılması. Klinik Psikiyatri Dergisi, 2, 239-246
  • Soygüt, G. (2004). Bir Düzeltici Bağlanma ilişkisi Olarak Psikoterapi: Psikoterapi Süreçlerinde Bağlanma ve Terapötik İttifak. Türk Psikoloji Yazıları, 7(13): 63-77
  • Soygüt, G., Uluç, S. (2009). Bilişsel Davranışçı Terapi Sürecinde Terapötik İttifak Ölçeği-Gözlemci Formunun Psikometrik Özelliklerinin Değerlendirilmesi. Türk Psikiyatri Dergisi,  20(4): 367-375
  • Sayar, K. (2009). Merhamet.  İstanbul: Timaş Yayınları.
  • Sayar, K. (2010). Psikiyatride Hekim-Hasta İlişkisi. Sağlıkta Diyalog Dergisi, Sonbahar 2010

Öz Güvenli Olmak Yeterli Mi?

Günümüzde çok popüler olan öz saygı/benlik saygısı, öz güven gibi kavramları anlamak için öncelikle başlarına eklenen ‘’öz’’ yani ‘’ben’’ , ‘’benlik’’ gibi yapıların ne anlama geldiğini ve nasıl oluştuğunu anlamak gerekmektedir.

‘’Öz’’ Kavramını Anlamak…

Literatürde bu öz kavramını açıklamak için birçok psikolojik terim kullanılmaktadır. (Ego, kendilik, benlik, kişilik, şemalar vb.) Bu terimlerin ortak noktaları ise insanoğlunun başına gelen olayları anlamlandırabilmesini ve bu anlam verme sürecinin neticesi olarak başına gelen olaya bir tepki verebilmesini sağlayabilmeleridir.

Hayata cevap verme şeklimiz olarak da açıklayabileceğimiz yapı (benlik/kendilik/kişilik) neredeyse biz daha dünyaya gelmeden önce şekillenmeye başlar diyebiliriz. Bir çocuğun kişiliği dünyaya geldiğinde değil anne-babasının zihinlerine çocuk yapma fikri düştüğünde şekillenmeye başlamıştır. Ebeveynler çocuk dünyaya gelmeden zihinlerinde bir çocuk meydana getirip ona bir takım özellikler atfedebilmektedir. Mesela; bir çocuğun istenen bir çocuk olması ya da planlanmamış bir gebelik sonucu olması dünyaya geldiğinde karşılaşacağı muameleyi tamamen değiştirebilmektedir. Kişiliğimizin (öz) oluşumunda; doğuştan getirdiğimiz özelliklerimiz (genetik), anne babamızla ilk çocukluk yıllarındaki ilişkimiz ve hayatın karşımıza çıkarttığı, kader diye de tabir edebileceğimiz şeyler rol oynamaktadır.

Doğumdan hemen sonra hayatta kalabilmek için başkalarına bağımlı olduğumuzdan, başkalarının (ebeveynlerimizin) bize nasıl davrandığının dünyayı ve kendimizi algılayış şeklimizi etkilemesi kaçınılmazdır. Çocuklar dünyanın nasıl bir yer olduğunu ebeveynlerinin kendisiyle ve dünyayla kurduğu ilişkiden öğrenir. İlgisiz bir anne terk edilmişliği, evhamlı bir anne güvensizliği öğretirken şefkatli ve tutarlı bir anne güven duygusunun tohumlarını eker. Küçük bir çocuğun davranışlarından ve söylemlerinden, çocuğa nasıl davranıldığının açık bir kopyasını tekrar tekrar görebilirsiniz. Ebeveynlerin çocukların dünyayı algılama, karakter ve kişilik özelliklerine yaptıkları bu büyük etkinin şekli çocukların neredeyse kaderlerini belirlemekte, gittikleri her yere, yaşadıkları her ilişkiye bu etkiden bir şeyler sunmaktadırlar.

Bu süreci iyi geçiren insanların öz saygısı, öz güveni de iyi gelişmektedir. Bu önemli süreci sıkıntılı geçiren kişiler ise bir takım öz saygı ve öz güven problemleri yaşamaktadırlar. Öz saygı ve öz güven kavramları birbirlerini tamamlayan kavramlar olsalar da aralarında ince bir nüans farkı vardır. Benlik saygısı yüksek, özüne saygılı, kendisiyle barışık olan bir kişinin öz güvenin yüksek olması doğaldır. Ancak öz güven kavramı kültürümüzde zaman zaman farklı ve hatta çelişkili anlamlar taşıyor. Yapıcı, gerçeklikle uyumlu ve girişimci öz güvenle, hayali, gerçeklikle uyumlu olmayan ve bir bakıma savunmacı öz güveni birbirine karıştırıyoruz çoğu zaman. Sonuç olarak kendine güveni bazen olur olmaz, dozunu kaçırdığımız bir meydan okuma ve neredeyse bir “kendini beğenmişlik” gibi algılıyoruz. Üst düzey bir olgunluk göstergesi olan öz saygıyı ise göz ardı edebiliyoruz.

Öz güven, Öz Saygı İlişkisi

Bir insanın öz güveninin yüksek olması her zaman öz saygı/benlik saygısının da yüksek olduğu anlamına gelmez. Bunun ayırdına varmanın en kısa yolu yaptığımız eylemlerin motivasyonel alt yapısına vakıf olmak yani neden yaptığımızın farkına varmaktır. Mesela; spor yapmak, kuşkusuz güzel bir alışkanlıktır. Ama asıl mesele sporu neden yaptığımızda gizlidir. Spor yapmaktaki amacımız; sağlıklı, zinde bir vücuda sahip olmak ve biraz da bununla övünmek mi? Yoksa fit bir vücuda, ışıltılı bir dış görünüşe sahip olmadığımız takdirde insanların ilgisini çekmeyeceğimize, adam yerine konulmayacağımıza, sevdiğimiz kişiyle duygusal bir ilişki kurma şansını kaçıracağımıza inanmak mı? Ya da bir şey yapmadığında, kendisiyle baş başa kaldığında içsel bir boşluk, huzursuzluk hissetmesi ve bu huzursuzluktan kaçmak için bir şeyler yapmak zorunda hissetmek mi? yani bir nevi kendimizi oyalamak mı?

Ne yaparlarsa yapsınlar içlerindeki boşluk hissinden kurtulamayan, elde ettikleri başarıların mutluluğunu kısa süreli yaşayan ve kendilerini bu iyi hissetme halini yakalamak için sürekli zorlayan kişilerin dışarıdan görünen ‘’öz güvenli’’ tavırları maalesef içeriye sirayet etmemektedir. Bu kişiler içlerinde sanki dibi delik bir sepeti doldurmaya çalışıyormuş gibi bir his taşıyabilirler ve bu öz güven kisvesi altında gösterdikleri kendinden emin ve sürekli davranışlar; susayan birinin susuzluğunu gidermek için tuzlu su içmesi gibidir, içtikçe susuzluğu artmaktadır. Yani öz saygının, öz güvenin gerçek görünümlerinin özelliği olan; kişinin kendinden memnun olması ve bu memnuniyet için kendini gereğinden fazla şeyler yapmak zorunda hissetmemesi kısaca kendini heder etmemesi… gibi özellikler bu kişilerde pek rastlanır tavırlar değildir. Onlar içlerinde; bir şeyler yapmalısın, yapmak zorundasın… mesajını taşırlar ve bu içsel mesajların esiri olmuş gibidirler. Takıntılı bir şekilde; başarının, ışıltılı bir dış görünüşün ve tatmin olmaz bir hırsın peşine düşmüşlerdir.

Birçok, probleme sebep olan davranış gibi, sözde öz güven göstergesi davranışların da kişiye verdiği zararı anlamak maalesef pek kolay değildir. Çünkü bu tür davranışlar o esnada kişinin fark etmek istemediği içsel korkularından onu uzaklaştırmakta ve aynı zamanda kişiye zevk vermektedir. Tabir-i caiz ise kişi sanal korkuları (beğenilmeme, yok sayılma, adam yerine konulmama) uğruna gerçek kendiliğini, öz’ünü feda etmektedir. Böyle bir durumun farkına varmak zor olsa da fark edildiğinde yapılabilecek en iyi şey bir ruh sağlığı uzmanından yardım almaktır.

Hayat Kalitemizi Aynalarımız Tayin Eder

Benlik saygısı (öz saygı) aslında herkesin bakıpta kendini gördüğü bir ayna gibidir. Tıpkı aşağıdaki hikayede olduğu gibi;

Tarihte ilk kez Erzurum’a ayna gitmiş.
Adamın biri aynayı görüp eline almış.
Daha önce hiç kendini görmediği için ölen kardeşine benzetmiş karşısındakini.
Adam: Ey gidi gardaşımm… Seni bir daha görmek nasipte varmış!
Aynayı eve götürüp sarılıp uyumuş kardeşine.
Karısı bakmış adam bir şeye sarılıp uyuyor.
Aynaya bakmış, bir kadın! Allah belaağı vireee, bu garı da kim? Bir şeye de benzese bari diyerek feryat figan evden çıkmış, muhtara gitmiş.
Kadın: Mığdar, benim herif beni bu çirkin garıyla aldatii.
Muhtar aynaya bakmış. Sonra düşünceli düşünceli:
Yav bu garıdan çok gavata benziir!

Hayatımızın kalitesi içimize bakıp gördüklerimizle doğru orantılı olsa gerek. Bazılarımız canları gibi sevdiği kardeşini, bazılarımız çirkin bir kadını, bazılarımız ise bir gavatı görebilir.

Yazıma, divan şiirinin en büyük temsilcilerinden olan Şeyh Galib’in bir dizesiyle son vermek istiyorum;

Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen (Kendine dikkatlice bir bak; sen âlemin özüsün)
Merdüm-i dide-i ekvan olan âdemsin sen (Sen varlıkların gözbebeği olan insansın.)

Sağlıcakla kalın…

Hasan DURAN
Klinik Psikolog/Psikoterapist

KAYNAKÇA
Gerçek Kendilik, James MASTERSON
Gerçek Kendiliği Ararken. James MASTERSON
Güvenli Bir Dayanak, John BOWLBY

İletişim(sizlik) VE İNSAN İLİŞKİLERİ

Kişilerarası İlişkisel Teorinin kurucusu Harry Stuck SULLIVAN; insanoğlunun kişilerarası ilişki kurma yönünde doğuştan gelen bir dürtüye sahip olduğunu ileri sürmüştür. Sosyal bir varlık olan insanoğlu ötekiyle iletişim kurmaya ve anlamlı ilişkiler geliştirmeye neredeyse programlanmıştır. Kişilerarası ilişkinin neredeyse kaçınılmaz olduğu bir hayatta ilişkilerimizin kalitesi ve iletişim kabiliyetimizin ruh sağlığımızı doğrudan etkilemesi kaçınılmazdır.

Rene SPITZ, ikinci dünya savaşı sırasında bakımevlerinde yaptığı bebek gözlem çalışmalarında; barınma, beslenme ve altlarının temizlenmesi gibi ihtiyaçları giderilen çocukların kendileriyle duygusal bir temasa geçilmediğinden yaşıtlarından ve duygusal temas (ilgi,sevgi…) gören çocuklardan gelişimsel olarak daha geri kaldıkları ve hatta bazı çocukların bir başkasıyla kurulan mekanik ilişkinin sonucu olarak öldüklerini rapor etmiştir.

Ayrıca, Japon bilim insanı Dr. Masaru EMOTO’nun su kristalleri üzerinde yaptığı gözlemler iletişim tarzının önemini gözler önüne sermiştir. Dr. EMOTO, bir kap suyu alıp güzel sözler telaffuz ettiğinde mikroskop altında yapılan gözlemlerde suyun kristalimsi şekillere büründüğünü, hitap şeklinin olumludan olumsuza döndüğünde ise şekillerin bulanıklaştığını ve anlamsız görüntülere büründüğünü gözlemlemiştir. Ortalama bir insanın vücut sıvı oranının yüzde 70 olduğu düşünülürse iletişim tarzının ve hatalarının önemi ortaya çıkmaktadır.

Psikolojimizden kimyamıza hatta hayatımızın devamlılığına dahi etki eden ilişkilerimiz ve iletişim tarzımız bozulduğunda neler yapabiliriz sorusuna cevap vermeye çalışalım.

Konu sizin için önemliyse mutlaka konuşun.

Yapılan araştırmalar kelimelerin %10, ses tonunun %30 ve beden dilinin %60 oranında iletişimimizi şekillendirdiğini göstermektedir. Yani bu demek oluyor ki sizin için önemli olan herhangi bir konuda konuşmayı ne kadar ertelerseniz erteleyin, o kişi ya da konu konuşulurken ses tonunuzla ve beden dilinizle aslında o konuyu konuşuyorsunuz demektir.

Bu iletişim tarzının en önemli sıkıntısı ise ses tonu ve beden dili gibi farkındalığımızın dışında gelişen yollardan, otomatik gerçekleşmesidir. Anlaşılan o ki; her halükarda gerek kelimelerle gerekse bedenimizle konuşmaktayız. Hal böyle olunca sizin için önemli olan bir konuda konuşmayı tercih etmek, beden dilinizin insafına kalmaktan iyidir. Çünkü çözülmeyen kişisel problemler dile dökülmese de ses tonumuz ve beden dilimiz sayesinde dile gelebilir.

Sorunu düşünüp durumunuza açıklık getirmeye çalışın.

Maalesef, çoğu zaman anlamak için değil de cevap vermek için dinleme gafletine düşüyoruz. Önemli olan şeyin verilecek tepki (cevap) olduğunu düşündüğümüzde karşımızdakini anlayabilme, sağlıklı iletişim kurabilme şansımızı da bir o kadar kaybediyoruz. Ötekini anlama şansını kaybettiğimizde de karşılıklı suçlamalara yöneliyoruz.

Kişilerarası ilişkilerde ortaya çıkan olumsuz bir durum çiftlerden (karı-koca, anne-kız, baba-oğul) sadece birinin sebep olduğu bir sonuç değil, karşılıklı etkileşimin neticesidir. Bu gibi durumlarda; problemin şahıslardan değil de aralarındaki iletişim tarzından kaynaklandığını bilmek çözüm için atılabilecek en önemli adımdır. İnsanları ‘’problemli’’ diye etiketlemek sorun çözmekten ziyade problemlerin artmasından başka bir işe yaramaz. Problemli olan aramızda cereyan eden iletişimin tarzıdır.

Ben diliyle konuşun.

Ben diliyle konuşmak muhatap olduğumuz kişileri eleştirmeden, suçlamadan istek ve ihtiyaçlarımızı karşı tarafa iletmektir.

Amaç suçlamak değil içinde bulunduğumuz durumun bizde bıraktığı duygusal etkiyi karşı tarafın kendini suçlu hissedip, savunmaya geçmeden anlayabilmesini sağlamaktır.

Ben korkuyorum ki…, Ben istiyorum ki…, Ben düşünüyorum ki… gibi ifadelerle yaşanan olayların bizde bıraktığı duygusal etkiyi eşimize, çocuklarımıza ve arkadaşlarımıza eleştirmeden, suçlamadan aktarabiliriz.

Belirsiz taleplerde bulunmayın.

İnsanların sizin ihtiyaçlarınızı tahmin etmelerini ya da dile dökmediğiniz taleplerinizi yerine getirmelerini beklemeyin. Sizi ne kadar çok sevseler bile insanlar düşüncelerinizi okuyamazlar. Eğer bir şeyin olmasını istiyorsanız; dile dökün ve talep edin.

Herkes kendi davranışlarından sorumludur, bunu unutmayın.

İster eşinizle, ister çocuklarınızla, isterse arkadaşlarınızla olsun, insan ilişkilerini en çok zora sokan durumlardan biri de suçlu/sorumlu aramaktır. Birini tenkit edercesine parmakla gösterdiğimizde dahi bir parmağımızın muhatabımıza yönelmesine rağmen dört parmağımızın bizi gösterdiğini unutmamak gerekir. Bize düşen, yüzde doksan haklı olsak dahi payımıza düşen yüzde onluk kusurun telafisi için uğraşmaktır. Zor olsa da.

Başkalarının duygu, düşünce ve davranışlarına dair ‘’niyet okuyuculuğu’’ yapmayın.

Eşinizi, arkadaşlarınızı, çocuklarınızı iyi tanımanız ve olaylara verebilecekleri tepkiler hakkında bilgi sahibi olmanız sizi duyarlı bir insan yapar. Ama bazı durumlarda niyet okuyuculuğu diye tarif edilen; insanların duygu, düşünce ve davranışlarına yönelik önyargı içeren; “Senin ne düşündüğünü, hissettiğini ya da ne yapmak istediğini biliyorum” tarzı söylemler duyarlı olmakla karıştırılmakta, insan ilişkilerini sekteye uğratmakta ve buna muhatap olan kişilerde çaresizlik ve bıkkınlık hislerine sebep olmaktadır.

Niyet okuyuculuğu, kişilerin zamanla kendi doğruları ile başkalarının doğrularını karıştırabilir hale gelmesine sebep olabilir. Yani kişisel bir körlük meydana gelebilir. Carl Gustav JUNG’un da dediği gibi; ” Hayattaki en acıklı şey, bir insanın problemin kendinden kaynaklandığını görememesidir.”

Yapılması gereken kişisel varsayımlara göre hareket etmek yerine insanların kişisel hassasiyetlerine özen göstermek, tahminde bulunmak yerine bekleyip görmek ve en önemlisi yansız bir tavırla dinlemeye çalışmaktır.

Problemlerinizi muhatabınızla çözmeye çalışın, üçüncü kişilerle değil.

Problem yaşadığınız kişilerle konuşmak yerine onlar hakkında başkalarıyla konuşmanız pek işe yarayan bir tavır değildir. Problem yaşadığınız kişiyle aranıza ne kadar çok insan katılırsa problemin çözüme kavuşma olasılığı da bir o kadar azalır.

Devamlılık göstermeyen davranışlarınızın değişime vesile olmasını beklemeyim.

Yakın ilişkilerde değişim yavaş yavaş gerçekleşir. Küçük bir değişime sebep olacak şekilde davrandığınızda (ailenize, eşinize, çocuğunuza karşı)‘’gerçekten ciddi olup olmadığınızı’’görmek için birçok kere sınanırsınız. Bir danışanım kızıyla arasında geçenleri şöyle aktarmıştı;

Evde eksik olan malzemeleri almak için markete gitmesi gerektiğini ama kızıyla her markete gittiğinde kızının ağlayarak istediğini yaptırmaya çalıştığını, kendisinin de elalem’e rezil olmamak için bu isteklere istemeye istemeye boyun eğdiğini söylemişti. Bu sürecin doğru olmadığının farkında olduğu için buna dur demesi gerektiğinin de bilincindeydi. Yine bazı ihtiyaçları için markete gitmesi gerektiğinde kızıyla (4 yaşında) konuştuğunu, üzerinde fazladan para olmadığı için eğer bir şey istemeyecekse onu da yanında götüreceğini kızına söylediğinde kızının hemen kabul ettiğini söylemişti.

Markete yaklaştıklarında kızının o alışıldık tepkileri vermeye başladığını ve markete girdiklerinde de bu tepkilerin zirveye çıktığını söylemişti. Ama bu sağlıksız tepkileri pekiştirmemesi gerektiğinin farkında olduğu için rezil olma pahasına kızının isteklerine karşı koymuştu. Annesine ağlayarak bir şey yaptıramayacağının farkına varan küçük kız yaşlı gözlerle annesinin gözlerinin içine bakarak; ‘’anne sen beni artık sevmiyorsun’’ dediğinde annenin bütün yelkenleri suya düşmüştü ve yine kızının dediği olmuştu. Küçük kız annesinin ‘’gerçekten ciddi olup olmadığını’’görmek için onu sınamıştı ve tek gayesi o eski, bildik ilişki tarzına geri dönmekti.

Doğuştan güdülendiğimiz, eksikliğinde hayati bir organımızı kaybetmiş gibi etkilendiğimiz ve içeriğine göre ruh halimizi şekillendiren insan ilişkileri ve iletişim tarzımız üzerine bir emek harcamaya değer sanırım. Unutmadan değiştirmeye çalıştığınız şey her ne kadar sağlıksız olsa da alışkanlıklar kolay değişmez. “Bildiğimiz cehennem bilmediğimiz cennetten iyidir” sözünden de anlaşılacağı gibi alışkanlıklar ve sabitleşmiş iletişim tarzımız değişime karşı direnç gösterecektir. Cennetin, cehennemden iyi olduğunu aklınızdan çıkarmamanız temennisiyle.

Sağlıcakla kalın.

Hasan DURAN

Klinik Psikolog/Psikoterapist