Bize Mesaj Yollayın
info@terapilife.net
Haftaiçi: 16:00 - 21:00
Cumartesi:10:00-19:00

Çocuk Psikoterapisinde Zor Ebeveynlerle Çalışmak

Psikoterapi deyince akla terapist ile danışanın konuşarak danışana yardım etmeye çalıştığı bir süreç gelmektedir. İnsanoğlunun soyut kavramları anlayıp, dilin imkânlarından sonuna kadar yaralanarak kendini tam olarak ifade edebilir hale gelmesi ortalama olarak 12 yaş ve sonrası döneme denk gelmektedir. Buradan soyut işlemler dönemine geçmemiş bir çocukla konuşarak terapi yapılamayacağı anlaşılmaması gerekse de kelimelerin kifayetsiz kaldığı anlar hepimizce malumdur.

Çocukların sözel ifade konusunda yaşadıkları gelişimsel sorunlar nedeniyle; oyun terapisi, resim analizi ve ailenin psikoterapi sürecine aktif katılımı hayati önem taşımaktadır. Oyun terapisinin usta isimlerinden Garry Landreth; oyunun çocuğun dili, oyuncağın ise kelimeleri olduğunu belirtmiştir. Çocuk resimlerinin psikoterapi sürecinde kullanılması çocukların bilinçdışı arzu ve korkularını resim vasıtasıyla ifade edilmesinin önünü açtığı bilinmektedir. Ayrıca sistem yaklaşımını baz aldığımızda aile bir sistemdir ve her parça az ya da çok sistemi etkiler. Çocuğun psikoterapi vasıtasıyla gelişim göstermesi aileyi etkilerken anne babanın tutumundaki gelişim ailenin olumlu manada değişimine daha hızlı katkı sağlamaktadır.

Bu yazımızda çocuk psikoterapisinde zor ebeveynlerle çalışırken nasıl bir yaklaşım sergilenmesi gerektiği ele alınacaktır. Aileler çocuklarını psikoterapi için getirdiklerinde, terapistin bilmesi gereken aileye ve çocuğa dair bir takım konu başlıkları vardır. Bu konu başlıklarını irdelerken terapist aynı zamanda ailenin ebeveynlik stillerini, konuya yaklaşımlarını ve sorunun çocuğu olduğu kadar anne babayı da nasıl etkilediğini anlamaya çalışmalıdır. Çocukla psikoterapi sürecinde olumlu gelişim, terapistin çocukla kurduğu ilişki kadar anne babayla kurduğu ilişkiye de bağlıdır. Hele ki zor bir ebeveyn söz konusuysa o kişiyle kurulan ilişki sürecin kaderini tayin edebilir.

Çocukla psikoterapi sürecinde terapistin irdelemesi gereken konular ve ailenin sürece katılımında dikkat edilmesi gerenler aşağıdaki başlıklarda incelenmiştir;

  1. Psikoterapiye Geliş Sebebi
  2. Çocuğun Gelişim Öyküsü
  3. Anne Babanın Kendi Ailelerindeki Deneyimleri
  4. Anne Babanın İlişkisi

 

  1. Psikoterapiye Geliş Sebebi

Çocuklarındaki birtakım sıkıntılı durumlar için yardım talebinde bulunan bir anne babaya yardım etmenin ilk adımı anne babanın sorunu nasıl tanımladığını anlamaktır. Eşler arasında sorunun ortak bir tanımı var mı? yoksa annenin sorun olarak gördüğü şey baba için normal ve abartılmaması gereken bir durum mu ya da tam tersi mi? (5 yaşını doldurmuş bir çocuğun gece altına kaçırması eşlerden biri tarafından normal diğeri tarafından anormal karşılanması) Çocuklar anne babalarının tabir-i caizse aynaları gibidir, çocuklarında meydana gelen birtakım aksaklıkları görmek birçok anne babayı sanki kusurlularmış gibi hissetmelerine neden olmaktadır. O sebepledir ki eşlerden biri problemi görmezden gelip durumu normalleştirme eğiliminde olabilir.

Ne Yapılabilir?

Çocuğun süreçte kalabilmesinin yolu problemi inkar eden ebeveynin anlaşılmasında yatmaktadır.

‘’Normalleştir + Anladığını Göster + Sürecin Yeri Doldurulamaz Bir Parçası Olduğunu Hissettir’’

Örnek; Çocuğunuzun yaşadığı sıkıntılar yaşıtları arasında son zamanlarda sıkça gördüğüm bir durum, çocuklar ve aileler bu durumdan baya dertliler (Normalleştir) Sizde aile olarak bu durumdan baya yara almışsınız ve gördüğüm kadarıyla terapiye gelmekte dahil birçok şeyi yapmışsınız ve yapmaya da devam ediyorsunuz. Bu süreç sizin içinde en az çocuğunuz kadar yıpratıcı olmuş (Anladığını Göster) Son birkaç seanstır çocuğunuzun sizinle ilişkisini görme fırsatım oldu ve çocuğunuz sizi çok önemsiyor, onun için yeri doldurulmaz birisiniz. Psikoterapi sürecinin sağlıklı ilerlemesi için varlığınız olmazsa olmaz (Sürecin Yeri Doldurulamaz Bir Parçası Olduğunu Hissettir)

  1. Çocuğun Gelişim Öyküsü

Bağlanma, çocuğun başta anne olmak üzere ebeveynleriyle kurduğu ilişkinin kalitesine göre şekillenen (güvenli/güvensiz) hayati bir durumdur ve Bowlby’nin ifadesiyle ‘’beşikten mezara’’ etkisi devam eder. Gelişim öyküsünün bağlanma perspektifinden irdelenmesi anne, baba, çocuk ilişkisindeki aksaklıkları anlamada faydalı olabilir.

Nasıl Anlaşılabilir?

Mesela; İstenen, planlanmış bir gebelik miydi? Hamile olmak nasıl bir duyguydu? Bebeğiniz için umutlarınız ve beklentileriniz nelerdi? Her şey beklediğiniz gibi oldu mu? gibi sorulara verilen yanıtlar ailenin çocuğun ihtiyaçlarını karşılamaya ne kadar hazır olduğunu anlamamızı kolaylaştırabilir.

Çocuğun yürüme ve konuşma yaşı fiziksel ve bilişsel gelişimi hakkında bilgi verirken, tuvalet, yemek yeme ve uyku gibi konularda anne ile kurduğu ilişkinin niteliği özerklik ve bireyselleşmesi hakkında bilgi verebilir.

Ayrıca çocuğun uzun süreli anneden uzak kaldığı bir durumun olup olmaması, çocuğa yoğun acı verecek bir olay ya da tıbbi müdahalenin yaşanıp yaşanmadığı hakkında bilgi edinmek güvenli bağlanmayı olumsuz etkileyebilecek ya da travmaya neden olabilecek durumlar hakkında bilgi sahibi olmamızı ve aileye vereceğimiz psikoterapi hizmetinin kalitesini doğrudan etkileyecektir.

  1. Ebeveynlerin Kendi Ailelerindeki Deneyimleri

Sürecin başından itibaren her bir ebeveynin kendi bağlanma geçmişini ve ailesi ile ilişkisini irdelemek faydalı olabilir. Çocuğun yaşadığı sorunlara benzer sorunların anne babanın geçmişinde olup olmadığını araştırarak başlayabiliriz.

Nasıl Araştırılır?

Anne babaya; ‘’Sizin aile ortamınızda büyümek nasıldı? Kaçıncı çocuktunuz? Bir çocuk olarak aile içinde nasıl bir rolünüz vardı?  Anne babanız disiplini sağlamak için ne yapardı? Anne babanızın sizden beklentileri nelerdi? ‘’ gibi sorularla ailelerinden gördükleri davranışları çocuklarına karşı sergileyip sergilemediklerini fark etmeleri sağlanabilir.

Nasıl İfade Edilir?

….. Hanım/Bey sanki çocukluğunuzda yaşadığınız sorunların aynısını sizin çocuğunuz da yaşıyor gibi…

Yıllarca anne babanızın tavırlarından dem vurup aynısını çocuklarınıza yapıyor olmak çok zor olmalı…

Uzun yıllar maruz kaldığınız ve hoşlanmadığınız davranış, beklenti ve tutumları kendi çocuğunuza uyguladığınızı görmek sizi hayal kırıklığına uğratmış olmalı, insanların yaşadığı şeyleri yaşatma eğiliminde olmaları hoş olmasa da bir gerçek maalesef. Ama çocuğunuzun terapi sürecine aktif olarak katılan birçok ebeveyn gibi sizde çocuğunuza karşı davranışlarınızı, beklentilerinizi değiştirebilirsiniz.

  1. Anne Babanın İlişkisi

Deneyimsel oyun terapisi yaklaşımının kurucusu Byron Norton; ‘’Bir çocuğun 3 tane ebeveyni vardır; annesi, babası ve anne babasının ilişkisi’’ der. Anne babanın birbirlerine karşı tavrı evin atmosferini belirleyen en önemli şeydir ve çocuklar bundan yoğun olarak etkilenir. Çocuklar gelişimsel olarak anne babaları arasında yaşanan sorunların kendilerinden kaynaklanmadığını anlayacak olgunluğa kolayca ulaşamazlar ayrıca benmerkezci tavırları olayların merkezine kendilerini alarak evdeki sorunlardan kendilerini sorumlu hissetmelerine neden olur.

Semptom üreten çocuk fenomeni de az rastlanan bir durum değildir. Çocuklar sorun yaşayan ebeveynlerini bir arada tutmak için kendilerini bilinçdışı olarak sorunlu hale getirebilirler. Çocuk sorun (semptom) ürettikçe ebeveynler kendi sorunlarını bir kenara bırakıp çocukla ilgilenirler ve bu aileyi bir arada tutmak için çocuğun bilinçdışı olarak bulduğu ve çocuğa zarar veren bir durumdur. Bu gibi durumlarda dikkat edilmesi gereken çocuğun semptomları kadar anne babanın ilişkisidir de.

Nasıl Yaklaşılır?

Çocukla çalışmak kadar anne babanın da kendi sorunları için yardım alması sürece olumlu etki eder. Hatta bazı durumlarda anne babanın sorunlarını halletmesi evin atmosferini etkileyeceği için çocuğun yardım almasına bile gerek kalmayabilir.

Nasıl İfade Edilir?

‘’Çocuğunuzun yaşadığı sorunlar sizi çok üzüyor ve ona yardımcı olmayı çok istiyorsunuz. Sizinle çalıştığımız süre zarfında aranızda birtakım sorunlar olduğunu ifade ettiniz. Tıpkı uçaklarda yapılan hatırlatmalar gibi bir sorun olduğunda oksijen maskesini önce kendinize sonra çocuklarınıza takmalısınız. Çünkü kendisi yardıma ihtiyaç duyan biri başkasına kolay kolay yardım edemez. Bu sebeple eşinizle aranızdaki sorunları çözmeniz için bir çift terapistinden yardım almanız uygun olur diye düşünüyorum.’’

Çocuklarla çalışırken zor ebeveynler diye tabir edilen; hassas, kırılgan, alıngan, dediğim dedik… birçok kişiyle karşı karşıya kalmaktayız. Zor ebeveynlerle çalışabilmenin şartı içlerinde incinmiş, yaralanmış bir çocuk olduğu gerçeğini kabullenmekten geçer. Bu incinmiş, yaralanmış tarafları çocuklarının ihtiyaçlarını anlamalarını zorlaştırır. Hatta bazen kendi ihtiyaçlarının yoğunluğu çocukların ihtiyaçlarını görmelerini engelleyebilir. Zor ebeveynlerin; güvende hissetmek, kabul görmek ve anlaşılmak gibi temel ihtiyaçları karşılandığında sürece olumlu katkı verebilir hale gelmeleri de kolaylaşacaktır.

 

Sağlıcakla kalın.

Hasan DURAN

Klinik Psikolog/Psikoterapist

 

Yararlanılan Kaynaklar:

Theraplay 1. Kitap

KLEPTOMANİ (ÇALMA HASTALIĞI)

Kleptomani kişisel kullanım ve maddi değeri için gereksinim duyulmayan nesneleri çalmaya yönelik dürtülere karşı koyamama olarak adlandırılan bir dürtü kontrol bozukluğudur. Kleptomanların genelde çaldıkları eşyanın ederini ödeyecek maddi güçleri vardır ve maddi kazanç elde etmek için hırsızlık yapmazlar. Kleptomanlar genellikle maddi değeri olmayan şeyleri çalarlar ve çalma dürtüsü dayanılmayacak seviyelere çıkabilir.

Bir kleptomanın amacı çalınan eşyaya sahip olmak değil çalma eyleminden önce yaşadığı huzursuzluktan kurtulmak ve çalma eyleminin verdiği hazzı yaşamaktır. Bu yönüyle hırsızlıktan ayrılmaktadır.Çalma eyleminin öncesinde giderek artan bir gerginlik hissi oluşmaya başlar çalma eyleminden sonra rahatlama ve haz meydana gelir.

Kleptomani bir dürtü kontrol bozukluğu olması sebebiyle çalma eyleminden önce kontrol edilmesi güç bir gerginlik meydan gelir ve bu gerginlik çalma eylemi gerçekleştirilene kadar artmaya devam eder, çalma eylemiyle beraber gerginlik yerini rahatlamaya bırakır.

Kleptomanide utanılacak bir eylem gerçekleştirildiği için gizli tutulur oranları hakkında kesin bir bilgi olmamakla beraber kadınlarda erkeklere oranla daha fazla görüldüğü söylenmektedir.

Yukarıda bahsi geçen belirtilere sahip bireylerin uzman yardımı alması tavsiye edilmektedir.

Travma Sonrası Stres Bozukluğu

Travma sonrası (posttravmatik) stres bozukluğu; savaş, işkence, doğal afet, terör saldırıları, ciddi kazalar ve tecavüz gibi insanın yaşamına kast eden, bedensel ve ruhsal bütünlüğünü bozan travmatik olaylardan sonra bu olaylara maruz kalan kişilerde meydana gelen psikolojik bir kaygı bozukluğudur.

Travmaya maruz kalan bireylerin bir kısmı tedaviye ihtiyaç duymayabilir. Bazıları ailelerinden, sosyal çevrelerinden ya da din görevlileri gibi toplum hizmeti veren bireylerin yardımıyla da travmanın üstesinden gelebilir. Ancak travmatik bir olay yaşayan çoğu birey yaşanılan olayın yıkıcı etkisinden tek başına ya da çevresinin desteğiyle kurtulamamakta ve psikolojik yardıma ihtiyaç duymaktadır.

Travma sonrası stres bozukluğu yaşayan bireylerde: uykusuzluk, kâbuslar, travmatik anıların sürekli akla gelmesi, travmatik olayın tekrarlanacağı korkusu, kolay irkilme, gelecek planının olmaması, aile ve arkadaş çevresine yabancılaşma, travmatik olayı hatırlatan durumlardan rahatsız olma ve kaçınma davranışı görülmektedir.

Travma yaşayan bireyler yaşanan olayı hatırlatan ses, görüntü ve koku gibi hatırlatıcılarla karşılaştıklarında tıpkı travmatik olay yeniden oluyormuş gibi kalp çarpıntısı, terleme, titreme, nefessiz kalmak gibi stres tepkileri gösterebilirler. Ya da kişiler olayları hatırlatan bütün kişi, yer ve mekanlardan kaçınarak travmanın etkisinden korunmaya çalışırlar fakat bu sefer de hayatlarını çok dar bir alanda ve korku içinde yaşamak zorunda kalabilirler. Son olarak ise travmatik olayların etkisi süreğenleşir ve birey girdiği her ortamda travmaya neden olabilecek malzeme arayışı içine girebilir.

Yukarıda bahsi geçen belirtiler ya da benzerlerini yaşayan bir bireyin uzman yardımı alması tavsiye edilmektedir

Borderline Kişilik Bozukluğu

Temeli çocukluk döneminde yaşanan travmatik anılara (taciz, şiddet…), dengesiz ve yetersiz (sevgisinin ve öfkesinin nedeni kestirilemeyen) ebeveyn tutumlarına ve anne ya da babanın kaybına dayanan kişilik bozukluğu türüdür. Sebep olabilecek birçok olumsuzluk sayılabilir fakat bunların içinde en önemlisi anne babanın özellikle annenin tavırlarındaki tutarsızlıktır.

Borderline kişilik bozukluğu, temeli travmatik çocukluk yaşantılarına dayanan etkisini genç erişkinlik döneminde; kendini ve çevresindeki insanları algılamada tutarsızlık (bazen iyi bazen kötü), aşırı kaybetme korkusu ve bu korkuyla beraber sergilenen yapışma davranışıyla gösteren bir bozukluktur.

Aşağıdaki gibi belirtiler gösterirler;

– Yüceltme ile aşağılama arasında sürekli gidip gelen bir tutum ile insanlarda kafa karışıklığına sebep olurlar.
– Ruh halinde ani ve büyük değişimler yaşarlar.
– Aşırı ve yoğun öfke duygusu hissederler.
– Kızgın ve saldırgan tavırlar sergileyebilirler.
– Ayrılıkta ya da kayıp anında aşırı panik duygusu hissederler.
– Ruhlarındaki dengesizlikten doğan fırtına yüzünden bazen çok değerli bazen ise aşırı değersizlik duygularına kapılabilirler.
– Yalnızlığa tahammülleri çok azdır, bu kişiler doldurulamaz bir boşluk hissi yaşarlar.
– İlişki kurduğu insana taparcasına bağlanır, onun sevgisini kazanabilmek için yoğun çaba harcar, karşılığını alamadığını düşündüğünde taptıkları kişi nefret ettikleri kişiye hızlıca dönüşür.

Yukarıda zikredilen belirtileri gösteren bireylerin ya da onlarla yaşayan kişilerin daha sağlıklı ve mutlu bir hayat yaşamaları için bu kişilerin psikolojik destek almaları tavsiye edilmektedir.

Erkekler, Aşk ve Cinsellik

Erkeklerin duygu durum bozuklukları, kaygı bozuklukları ya da ilişki sorunlarından dolayı psikoterapi’ye gelmeleri pek rastlanır bir durum olmasa da cinsel hayatları istedikleri gibi gitmediğinde tabir-i caizse penisleri işe yaramadığında psikoterapi’ye başvurmaları sık rastlanan bir durumdur.

Kadınlar ise ne hikmetse depresyonda olduklarında, kendilerini bir müddet gergin hissettiklerinde, ilişkilerinde,  evliliklerinde bir sorunla karşılaştıklarında ya da çocuklarının bir problemi olduğunda psikoterapi’ye gelirken konu cinsellik, cinsel isteksizlik olduğunda erkekler kadar sık psikoterapi’ye yönelmemektedirler.

Erkekler için cinsellik çok nadiren sadece cinselliktir. Cinsellik, yoğun anlamlar yüklü bir deneyim, arka planında koca bir maziyi barındıran bir varoluş şeklidir. Bazı erkekler seksi bastırılmış duygularını dışa vurmak, kontrol edemedikleri dürtülerini boşaltmak için kullanırken bazı erkekler de mazide kalmış travmalarının üstesinden gelmek için seksi kullanabiliyorlar. Ayrıca bir güç gösterisi, özgüven tamiri için başvurulan kısa süreli bir deneyim ya da onaylanma, şefkat, sevme ve sevilme gibi ihtiyaçlarını karşılamak için seks yapabiliyorlar.

Genellikle insanlar kendilerini yöneten dürtülerin, bilinçdışı süreçlerin ve ihtiyaçlarının farkında olmadığı için takıntılı bir şekilde cinsel ilişkiye girmekte ya da bilinçli ve bilinçsiz korkularından dolayı cinsel ilişkiden kaçabilmektedirler. Kadın, erkek fark etmeden insanoğlunun kişilik gelişiminin; tercihlerini, ilişki kurma biçimini ve yaşam stilini belirlediği bir gerçektir. Bundan dolayı bir kadının, güzel ve çekici olması, eşini seviyor olması cinsel hayatlarının da her zaman istedikleri gibi gideceği anlamına gelmez. Çünkü yazının başında belirttiğim gibi; cinsellik sadece cinsellik değildir.

Bunun içindir ki; ’’ insanların cinsel hayatlarındaki sorunlarını sadece bir organın işleyişine bağlamamaları ve o organa sahip olan insanın kişiliğini göz önüne almaları gerekmektedir.’’

Bir kişinin sevebilmesi, âşık olabilmesi için sevilebilir olduğuna inanması, kendini sevmesi (kastedilen narsisistik öz sevi yani kişinin bozuk plak gibi kendine takılıp kalması değil, kendini olduğu gibi kabullenebilmesidir) gerekmektedir.  Bir insanın sevilebilir olduğuna inanmasının ön koşulu ise annesiyle çocukken kurduğu ilişkinin niteliğine bağlıdır. Bir erkek, çocukluk çağında annesini ilgisiz, zalim, ulaşılmaz olarak algıladığında yapacağı çıkarım; ilgiyi, şefkati ve yakınlığı hak etmediği yönünde olabilir. Dolayısıyla paragrafın başında da belirttiğim gibi birini sevebilmenin ön koşulu olan sevilebilir olduğuna inanmak erken çocukluk döneminde deneyimlenen ve içselleştirilen bir durumdur. Annesiyle kurduğu ilişkide böyle bir hissi deneyimlemeyen insanların sevme yetileri fazla gelişmemiş olabilir ya da sevgi diye tarif ettikleri şeyler sevginin dışında anlamlar da içerebilir.

Konu erkek cinselliği olduğu için erkeklerin kişilik gelişimlerinin cinsel eylemlerini, fantezilerini nasıl şekillendirdiğine ve bunun sonucunda sekse atfettikleri anlamların neleri içerdiğine bakmak daha yararlı olabilir kanısındayım. Kişilik gelişiminin mihenk taşlarını; erken çocukluk-preödipal (0-3 yaş), çocukluk-ödipal (3-5 yaş) ve ergenlik dönemi olarak düşünürsek bu dönemlerin her biri kişiliğimizin şekillenmesinde ve cinselliği algılayışımızda önemli etkilere sahiptir diyebiliriz.

Erken çocukluk dönemini, dünyayı algılayış biçimimiz olan kişiliğimizin temellerinin atıldığı, bakım veren kişiyle (anne ya da çocuğun bakımını üstlenen kişi…) kurduğumuz ilişkinin kendimizi sevilen ya da sevilmeyen ve dünyayı da güvenli ya da güvensiz olarak kabullenmemizdeki etkinin büyük olduğu bir zaman dilimidir. Bu dönemdeki ihtiyaçları annesi tarafından yerinde ve yeterince karşılanmayan çocukların kendilerini sevilebilir hissetmesi ve dünyanın ve insanların da güvenilebilir olduğuna inanması zordur. İlişkisel Psikanaliz, Nesne İlişkileri Kuramı ve Şema Terapi gibi kişilik bozukluklarıyla çalışan psikoterapi ekollerinin ortak görüşü; erken çocukluk döneminde (0-3 yaş) yerinde ve yeterinde ilgi ve bakım görmeyen, travmatize olmuş çocukların kişilik bozukluğu geliştirebilecekleri yönündedir.

Narsizm ve Cinsellik

Narsist bir kişinin, kimliği ve kişiliği işgal edilmiş, olduğu gibi olmasına izin verilmemiş ya da bir proje çocuk olarak yetiştirilmiş (bir amaca hizmet eden) olma olasılığı çok yüksektir. Hayatı böyle şekillenen birinin hayatındakileri de böyle şekillendirmeye çalışması doğal olsa gerek. İşgal ederek, yok sayarak ve kafasındaki gibi bir eş, sevgili olmaya zorlayarak. Narsist bir erkek kendini güçlü hissetmediği bir ilişkide cinsellikten kaçabilir, cinsel isteksizlik ya da erken boşalma gibi cinsel fonksiyon bozukluklarından muzdarip olabilir. Ayrıca iş hayatında kötü günler geçiren ve bu sebeple narsisistik kırılma/incinme yaşamış bir bireyde partnerinden bağımsız olarak özel hayatında sorunlar yaşayabilir. Altta yatan sebep ise kendini güçsüz, değersiz ve yetersiz hissetmesidir. Bu sebeple kendini yetersiz hissettiren sevgililerden uzak durabilir, ya da böyle olan eşlerini kırılmış olan onurlarını tamir edebilmek için aldatabilirler. Sebebi ise hissettikleri ağır değersizlik ve yetersizlik duygusundan kaçma isteğidir.

Borderline Kişilik Bozukluğu ve Cinsellik

Borderline bir kişi ise erken çocukluk (0-3 yaş) ve özellikle (18-36 ay Ayrılma-Bireyleşme) döneminde ayrılmasına ve birey olmasına izin verilmemiş, her bireyselleşme çabası duygusal ve fiziksel olarak cezalandırılmış ve sevgi ihtiyacı kişiliğinden vazgeçtiğinde, annesine (bugün ise sevgililerine) yapışıp kaldığında karşılanmış kişilerde görülme olasılığı yüksek olan bir durumdur. Borderline birinin cinselliğe bakışı ise ihtiyaç duyduğu sevgiyi ve bağlantıyı elde edip edememesine göre değişebilir. Sevgi ve bağlantı kurma ihtiyacı karşılandığında herhangi bir cinsel sorun yaşama ihtimali düşük iken terk edildiğinde ya da eşini, sevgilisini kaybettiğinde eyleme vurma diye tabir edilen bir savunma mekanizmasını kullanabilir. Borderline kişilik bozukluğu ‘nda terk edilmek ya da sevdiği kişiyi kaybetmek neredeyse ölümle eşdeğer bir acıya neden olabilir. Bu acıdan kurtulmak isteyen kişiler eyleme vurarak kontrolsüz cinsel ilişkiler yaşayabilir, hızlı araç kullanabilir ya da takıntılı bir şekilde alışveriş yapabilirler. Borderline kişiler sevdikleri insan hayatlarındayken sadık, cinsel olarak aktif ve mutludurlar, sorun sevdiği kişinin yokluğuna, ilgisizliğine dayanamamakla ilintilidir.

The Madonna, Madonna Sendromu (Bakire-Fahişe Sendromu)

Kişilik gelişiminin ikinci dönemi olarak ifade edebileceğimiz Ödipal (Fallik) Dönem insanların dünyayı ve kendilerini algılayış biçimlerine en az ilk çocukluk dönemi (preödipal dönem) kadar etki etmektedir. 3 yaşından itibaren çocuklar cinsiyetlerinin farkına varmaktadırlar. Çevrelerini gözlemlediklerinde her erkeğin bir tane kadını olduğunu fark eden erkek çocuk doğal olarak ilk sevgi nesnesi olan anneye yönelmekte ve onun sadece kendisine ait olmasını istemektedir. Bu dönemin bir özelliği olan psikanalizde ‘’majik düşünce’’, bilişsel psikoloji de ise ‘’benmerkezci düşünce’’ diye tabir edilen düşünme şekli (çocuk bu dönemde aklından geçenleri herkesin okuyabileceğine inanır ve çocuklar için bu dönemde düşünmek, yapmak ile eş anlamlıdır) çocukların korkularını tetiklemekte ve düşüncelerinden ötürü korkmalarına neden olabilmektedir. Mesela; ‘’anne, babaya aittir ve anneye karşı duyulan istek baba tarafından fark edilecek ve cezalandırılacağım’’ korkusu buna bir örnek olabilir. Ayrıca cinselliğin yok sayıldığı, kötü, pis addedildiği ailelerde de cinsel kimliğin gelişmeye başladığı bir dönemde çocuklar olumsuz etkilenebilmektedir. Cinsellik kötü kadınların (Madonna/Orospu) yaptığı bir şeydir ve çocuk anne babası arasında böyle bir ilişkinin olmadığına inanarak annesini (The Madonna/Bakire) melekleştirebilir.

Bu dönemdeki önemli bir figür de şüphesiz babadır. Bu dönemin sağlıklı atlatılabilmesinin şartı şefkatli, sınır koyabilen ve özdeşim kurulabilecek bir babaya sahip olmaktır. Aksi takdirde soğuk, mesafeli, cezalandıran ve otoriter babalar çocukların korkularını arttırarak kendilerini suçlu hissetmelerine neden olabilmektedir. Bu dönemde babalarıyla sağlıklı özdeşim kuramayan çocukları ileride bir takım cinsel sorunlar beklemektedir. Bu dönemde babayla özdeşim kuramayan çocuklar annelerine çok düşkün olurlar ve babalarını pek sevmezler, sürekli onlarla rekabet halindedirler. Evlendiklerinde eşlerini sürekli anneleriyle kıyaslarlar. Anneleri gibi biriyle evlenmek isterler ama evliliklerinde cinsellik ikinci plandadır çünkü eşleri annelerini temsil etmekte olduğu için cinsellik için ihtiyaç duyulan şehvet duygusunun yerini sevgi alır. Böyle erkeklerden tıpkı annem gibi biriyle evliyim sözünü sık duyarız. Özellikle eşleri doğum yaptığında eşlerine karşı hissettikleri cinsel duygular bazı durumlarda tamamen ortadan kalkabilir. Çünkü o artık anne olmuştur ve kutsaldır, onunla cinsellik yaşanamaz. Bu gibi durumlarda erkeklerde erken boşalma, ereksiyon olamama ve cinsel isteksizlik baş gösterebilir. Bilinçdışı bir şekilde eşiyle annesini bir tutan (The Madonna) erkekler eşleriyle cinsel hayatlarında sorun yaşarken diğer kadınlarla (Madonna) sorun yaşamazlar ve bu durum gizli bir sevgili ya da hayat kadınlarıyla cinsel arzularını tatmin etmelerine neden olabilir. Ödipal dönemde sorun yaşamış erkeklerde görülen diğer bir sorun ise bilinçdışı rekabet (babayla) duygularından ötürü evli kadınlarla cinsel ilişki yaşamayı istemelerine neden olabilmektedir.

Ergenlik, İlk Deneyim ve Performans Kaygısı

Travmatik hadiseleri katmazsak ilk cinsel deneyimler ergenlik çağında yaşanılır. Bu dönemde öğrenilen cinsel mitler ya da talihsiz deneyimler cinsel sorunlara neden olabilmektedir. İlk deneyimini hayat kadınıyla yapan ergenlerin bir kısmı travmatize olmakta, özgüvenlerini yitirebilmektedir. Ayrıca ilk gece korkusu da cinsel sorunlara, korkulara neden olabilmektedir. Evlendiğinde ilk gece gerek olumsuz çocukluk yaşantıları, gerekse yanlış inançlar ve heyecan sonucunda birçok insan performans kaygısına kapılabilmektedir. Bu durum kadınlarda kendini, vajinusmus olarak gösterirken erkeklerde ise; erken boşalma ve ereksiyon problemleri ile göstermektedir.

Velhasıl-ı kelam maalesef çoğumuz ne istediğimizi bilmiyoruz, nedeni ise neye ihtiyacımız olduğunu, neyin açlığını çektiğimizi tam olarak fark edemememiz. Sıklıkla ifade edemediğimiz, belki de bilincinde dahi olmadığımız, tanımlayamadığımız bir şeyin özlemini çekiyoruz. Bir takım güçlü duygular hissediyoruz ve bu duyguların girdabında, fazla düşünmeden takıntılı bir şekilde davranışlar (cinsellik, alışveriş…) sergiliyoruz. Zor olsa da böyle güçlü duyguların etkisi altına girdiğimizde kendimize; ‘’Ben gerçekten ne istiyorum? ve Şuan ki asıl ihtiyacım ne ve beni ne yapmaya zorluyor?’’ sorularını sorup üzerine düşünmeliyiz.

Adını koyamadığınız bir sebepten, kendinizi güçsüz, yetersiz hissetmenizden ya da talihsiz deneyimlerinizden dolayı kendinize ve ilişkilerinize zarar verdiğinizi düşünüyorsanız, bir psikoterapistten yardım alabilirsiniz.

 

Sağlıcakla kalın…

 

Hasan DURAN

Klinik Psikolog/ Psikoterapist

Psikoterapi Sürecinde Terapötik İttifak

Psikoterapi hastanın iç dünyasında kendisini ve çevresini nasıl algıladığını anladıktan sonra, ruhsal yaşantılarını yeni bir çerçeve içine yerleştirme sürecidir. Bu süreç içerisinde hasta ile onun olduğu yerde buluşup, anlaşıldığı ve onaylandığı mesajı verilirken, aynı zamanda ona yeni bir bakış açısı da sunulur. Terapist uygun bulduğu yaklaşım doğrultusunda yanlış inanışları düzelterek ya da yorumlarla hastanın dünya görüşünde alternatif bir bakış ya da şüphe oluşturmak ister (Özmen, 1999).

Basch (1980)’e göre psikoterapi ise, terapist hastaya kendisini anlamasının hem mümkün, hem de gerekli olduğunu belirttiğinde ve hasta bu sürece katılmayı kabul ettiğinde başlar. Birisinin kendisini anlaması, eylem ve isteklerine mesafe alması, geçmiş, şimdi ve gelecek bağlamında motivasyonunu araştırması demektir. Hastaların çoğunun yakınmalarının kaynağı halihazırdaki ihtiyaçlarına uygun düşünüp davranamamaları, semptom, davranış ya da tutumun hizmet ettiği amacı görememeleridir. Terapistin ilk amacı, hastanın durumunu nasıl değerlendirdiğini anlamaktır. Hastaya yapacağı yardım büyük ölçüde onun durumunu çarpıtmadan anlamasına ne ölçüde yardım edebildiğine bağlıdır (akt. Özmen, 1999). Koptagel-İlal (1997) yaptığı çalışmasında, terapistin hastanın durumunu doğru tanıyıp anlamasına (comprehensiveness), gücünü tartarak, karar ve eylemlerini ayarlayabilme yetisini yitirmemesine (manageability), sorunlu yaşam durumlarında bile bu durumdan bir anlam çıkarmayı becerebilmesine (meaningfulness) yardım etmesi gerektiğini ifade eder. İşte bunlar kişide tutarlılık duygusunun (sense of coherence) oluşmasına, dolayısıyla yaşamında ne olup bittiğini anlamasına, anlamlandırmasına ve baş etmesine yardım eder (akt. Özmen, 1999).

Nicholi (1988) psikoterapi sürecindeki ilk görüşmeyi eve gelen misafir metaforuyla anlatarak şöyle ifade eder: “Hastanıza, evinize ilk defa gelen bir misafire nasıl davranırsanız öyle davranın. Evinize ilk defa gelen bir misafire alabildiğine nazik olur, onu kırmamak için elinizden gelen özeni gösterirsiniz. Nasıl misafirinizi rahat ettirmek için azami çaba gösteriyorsanız, hastanızı da misafiriniz sayıp onu bu ilk görüşmede mümkün olduğunca rahat ettirmeye çalışmalısınız.”

Bu çalışmada terapist ile danışan arasındaki olması gereken ideal ilişki, bağ “terapötik ittifak” başlığı altında, terapötik ittifak nedir, bileşenleri nelerdir ve psikoterapi sürecinde terapötik ittifak kavramının yeri ve önemi ele alınacaktır.

Terapötik İttifak

Bireysel psikoterapinin tüm formlarında, iki kişi arasındaki ilişki, yani terapist ile hasta arasındaki ilişki esastır. Hasta stres yaratan durumu ortadan kaldırmakta kendisini yetersiz hisseder ve sorunu çözme konusunda usta olduğunu kabul ettiği terapistin yardımını arar. Terapist ve hasta, hastanın duygu, tutum ve davranışlarında arzu edilen değişiklikleri sağlanmak üzere bir dizi etkileşim içine girerler. Bu etkileşimlerin en önemlilerinden biri de terapötik ittifak/işbirliği kavramıdır.

Psikoterapinin en önemli kavramlarından bir tanesi, terapötik ittifak kavramıdır. Eğer hastanız sizin ona gerçek bir ilgi gösterdiğinizi hissederse sizinle aynı safta yer alır. Sizin gayretlerinizi boşa çıkarmamak için elinden gelen çabayı gösterir. Bu yüzden iyi hekimliğin yolu, iyi insan olmaktan geçer. Hastalar da toplumun diğer yurttaşları gibi saygın insanlar olarak tanınmayı ve bilinmeyi bekler. Kendi narsistik ihtiyaçları için, hastalarını manipüle eden, onları azarlayan, onlara kötü davranan, onlara insanca bir davranışı çok gören bir hekim mesleğinin ruhuna yabancılaşmış bir hekim olabilir ancak. Şefkat, merhamet ve adalet sacayaklarını oluşturmadığı bir hasta hekim ilişkisi sadece hayal kırıklığı üretir. Sözün özü psikiyatrideki hasta hekim ilişkileri; diğer tıp branşlarından bazı çok özel biçimlerle ayrılır ve bu hususiyetlerin hakkını vermek, iyi psikiyatri hekimliğinin icabıdır. Bunun içinde hekimin kendi kusurlarını kabul edebilen, patronluk ya da Tanrılık taslamayan, empati bakımından cömert, mütevazi duruşlu bir kişiliği olması gerekir (Sayar, 2010).

Hartley (1995) terapötik işbirliği/ittifak kavramının ortaya çıkışını ve gelişmesini şöyle özetler: modern psikoterapinin erken dönemlerinde, Bruer ve Freud (1895/1955) hastaların sağaltıma etkin olarak katılmalarının öneminin farkına varmışlardı. Freud (1912/1958),sonraki çalışmalarının önemli bölümünde aktarım ve direnç üzerine odaklanmakla birlikte, aynı zamanda sıcaklık ve samimiyeti psikoterapide başarıya giden yol olarak tanımlamışlardır. Sterba (1934) terapistle olumlu özdeşleşmenin, terapötik işi başarıya doğru götürmek için hastaya rehberlik etmede rolü olduğunu açıklamıştır. Daha sonra Freud (1940) hasta ve ananlisti, hastanı semptomlarına karşı birlikte çalışan bir ‘’pakt’’ olarak tanımlaöıştır. Zetzel’le başlayarak (1965) psikoanalitik yönelimli terapistler, büyük oranda hastanın temel güğvenine benliğin (egonun) göreceli olarak yüksek düzeyde işlev görmesine dayalı olan ‘’terpötik işbirliği’’ kavramına giderek artan bir şekilde dikkatlerini yönlendirdiler (Hartley,1995).

Psikodinamik yaklaşım kökenli terapötik ittifak nosyonunun Bordin (1979, 1980) tarafından, tüm yaklaşımları kapsayacak biçimde yeniden kavramsallaştırması, Alanda önemli bir gelişme olarak dikkati çekmektedir. Yazar, terapötik ittifakı temelde bir ilişki bütünü olarak görmekle birlikte, bu olguyu teknik olarak üç yapının bileşimi olarak tanımlamaktadır. Birinci bileşen; terapist ve hasta arasında görevleri ya da belirli bir tekniğin uygulanması açısından yapılan bir anlaşmayı içermektedir. İkinci bileşen; tedavinin amaçlarında ya da öngörülen sonuçlarındaki anlaşmaya işaret etmektedir. Üçüncü bileşen ise terapist ve hasta arasındaki karşılıklı güven ve kabulü içeren duygulanımsal bağı kapsamaktadır. Görüldüğü gibi Bordin’in önerdiği bu kuramlar-üstü bakış açısı, teknik ve yaklaşım farklılıklarından bağımsız olarak tüm terapötik süreçlerde kişilerarası ilişkiler faktörünü terapinin etkinliği açısından önemli bir noktaya oturtmaktadır. Bu açıdan, yeni dönem psikoterapi araştırmaları da, değişim sürecinin terapötik ittifakı oluşturan elementler olarak terapist ve hasta arasındaki ilişkiye odaklanmıştır (akt. Soygüt ve Uluç, 2009).

Hartley (1995)’e göre terapötik işbirliğinin iki bileşeni vardır: Gerçek ilişki ve çalışma işbirliği. Gerçek ilişki, terapi ortamının doğasında var olan eşitsizliğe rağmen, hasta ve terapistin gerçeklik ve doğruluk zemininde çarpık olmayan algılarıyla yaptıkları birlikte çalışmadır. Bu karşılıklı insan ilişkisi, kendine özgü sevgi, saygı ve güveni de içerir. Çalışma işbirliğine gelince, Terapist ve hasta ikilisinin birlikte çalışma yeteneğini yansıtır ve ona bağımlıdır. Hastanın sorununu hafifletmek için bu iki insanın birlikte çalışmaya karar vermesi ile başlar. Başlangıçta, terapist hasta tarafından sıklıkla gizemli bir otorite olarak algılanır. İdeal olarak, bu duygunun yerini, belirlenmiş rol ve sorumluluklar içinde işbirliği yapan iki erişkin oldukları duygusu alır. Sorunların birlikte tanımlanması, terapinin amaçlarının ve uygulanacak yöntemlerin birlikte saptanması sürecinde, hasta sağaltıma ilişkin daha gerçekçi bir algı ve yapılan anlaşmaya sadık kalma konusunda daha ciddi bir kararlılık geliştirir. Kendisinden ne beklendiğini ve bazı gerekliliklerin neden yararlı olduğunu anladığı zaman, iç dünyasının araştırılmasında daha katılımcı, iletişime daha açık olacak ve daha üretken yeni tutumları terapi ortamında deneme yürekliliğini gösterebilecektir (Doğanavşargil ve Vahip, 2003).

Hartley (1995), terapi ittifakının kurulabilmesi ve terapist ile danışanın ortak bir hedefe doğru yönelebilmesi için hastalara ait üç tür etken tanımlanmıştır: cana yakınlık, sorun çözücü tutum, deneyim kapasitesi. Terapistin hastayı cana yakın bulması ile olumlu psikoterapötik sonuçlar arasında ilişki bulunduğunu gösteren çalışmalar vardır. Sorun çözücü tutum, Stoler (1963) ile Strupp ve arkadaşlarının (1963) yaptıkları araştırmalarda, hastanın kendi sorunu ve buna karşı gelişmiş savunmalarını çözebilmek için psikodinamik yönelimli psikoterapide neler yapabileceğini göstermesi olarak ifade edilmiştir (akt. Doğanavşargil ve Vahip, 2003). Deneyim kapasitesi ise, hızlıca derinleşebilme ve fark ettiklerini değişime yönelik adımlar atarak yaşam içinde kullanabilme yeteneğiyle ilişkilidir. Terapiste ait etkenler; eş duyum ve terapistin gerçekçilik, içtenlik gibi kolaylaştırıcı diğer özellikleri ve mesleki bilgisidir. Ancak, psikoterapiden yararlanma başarısı, terapistin ve hastanın özelliklerinden daha çok, terapötik ilişkinin kalitesine bağlıdır. Hastanın terapistle anlaştığını hissetmesi ve ona karşı iyi duygular beslemesi, terapistin hastaya olumlu bakması ve hastayla aynı oranda anlaştığını hissetmesi, terapist ve hastanın anlama hızının birbirine yakın olması ve terapötik işi yardımlaşarak yapabilmeleri terapötik ilişkinin kalitesini belirleyen etmenlerden bazılarıdır (Doğanavşargil ve Vahip, 2003).

Hastalar doktorlara sadece sorunlarının v e rahatsızlıklarının çözümünde yardımcı olabilecek insanlar gözüyle bakmamaktadırlar. Hasta için doktor, aynı zamanda bir otorite, bir başarı kabul ya da ret figürü olarak da görülmektedir. Doktorun hastayla sosyal ilişkilerin gerektirdiği insani yakınlığı dahi çeşitli kuram ve teknikleri sebep göstererek esirgemesi, bu sebeple hastanın otorite tarafından da reddinin ilanı olarak algılanabiliyor. Özellikle hayati bir bağa duyulan ihtiyacın en yüksek sınırlarda olduğu durumlarda doktorun hastaya karşı takındığı bu yaklaşım hastanın kendi varlığına duyduğu değerin de düşmesine sebep olabiliyor. İnsani bir ilişkinin varlığı böylece varoluşsal bir anlam ve hayati bir değer taşıyor (Nicholi,1988).

Sayar (2009), Merhamet adlı kitabında şu anısından bahsetmektedir; ‘’ 11 yıl önce, Trabzon’da, ‘’Kültürel Psikiyatri’’  konulu uluslar arası bir toplantı düzenlemiştim. Buraya gelen dünyaca tanınmış bilim adamlarından birinin asistanı, Harvard’da doktora sonrası çalışmalar yapan, Zeynep adında cevval, Mısırlı bir genç kadındı. Bir akşam sertin bir tepede bir meslektaşım, ben ve Zeynep çay içip konuşuyorduk. Hararetli bir tartışma vardı. Türk meslektaşım Zeynep’in sözünü kesiyor, tartışmayı devamlı harlıyordu. Bir yerde misafirimiz durdu ve şöyle dedi;’’Bak, ben senin hastan değilim, siz doktorlar insanın sözünü kesmeye çok alışmışsınız. Karşınızdaki herkesi bir süre sonra hikâyesi alınacak bir hasta olarak görmeye başlıyor ve konuşmasını yönlendirmek istiyorsunuz. Onu konuşmasının doğal seyri içinde dilemiyorsunuz; sabırsızsınız. Kısa süre içinde istediğiniz hikâyeyi almak derdiniz. Senin ikide bir sözümü kesmen bu meslek hastalığından kaynaklanıyor.’’ Arkadaşım ve ben için bu cümlelerin şifalı olduğunu söyleyebilirim.’’ (s.126).

Terapötik ittifak, terapist ve hasta arasındaki ilişkinin doğasını açıklamak amacıyla, öncelikle psikoanalitik gelenekte kavramsallaştırılan bir olgu olarak dikkat çekmektedir (akt. Soygüt, 2004; Zetzel, 1956, Greenson ve Wexler, 1969). Psikoanalitik gelenek içindeki kavramsal tartışmalara yeni bir boyut katan terapötik ittifak kavramının izleri, daha sonraları diğer psikoterapötik yaklaşımlarda da kendini göstermektedir. Bu açıdan, Bordin’nin (1979), terapötik ittifak nosyonunu, tüm yaklaşımları kapsayacak biçimde yeniden kavramsallaştırması alanda önemli bir gelişme olarak görülmektedir. Bordin, terapötik ittifakı temelde bir ilişki bütünü olarak görmekle birlikte, bu olguyu, teknik olarak üç yapının bileşimi olarak tanımlamaktadır. Birinci bileşen, terapist ve hasta arasında görevler ya da belirli bir tekniğin uygulanması açısından yapılan bir anlaşmayı içermektedir. İkinci bileşen, tedavinin amaçlarında ya da öngörülen sonuçlarındaki anlaşmaya işaret etmektedir. Üçüncü bileşen ise terapist ve hasta arasındaki karşılıklı güven ve kabulü içeren duygulanımsal bağı kapsamaktadır (akt. Soygüt, 2004).

Safran (1998) ise ittifakta bozulmayı, terapist ve hasta arasındaki ilişkinin niteliğinde gidiş gelişlerin ya da kopuşların olması biçiminde tanımlanmaktadır. Ayrıca, ittifaktaki bozulmanın yoğunluğu, süreğenliği ve sıklığı, terapist ve hasta arasındaki ilişkinin niteliğine bağlı olarak değişkenlik göstermektedir. Bir uçta, hasta terapiste ilişkin olumsuz duygularını açıkça ifade edebilmekte ya da terapiye gelmeyi zamanından önce kesebilmektedir. Diğer uçta ise terapötik ittifakın niteliğinde belirgin olmayan gidiş gelişler yaşanabilmekte; bu durum bir gözlemci ya da usta bir terapist tarafından bile fark edilmesi güç bir durum olabilmektedir. Safran (1998) bu durumun hastadan hastaya değişkenlik gösterebilmesinin yanı sıra, oldukça başarılı giden terapi süreçlerinde dahi birkaç kez terapötik ittifakta bozulma yaşanma olasılığının olduğunu belirtmektedir (Soygüt, 2004).

Sonuç

Terapi en kısa tanımıyla ilaçsız, sözle tedavi etme yöntemidir. Terapi sürecinde birtakım iyileştirici etmenler bulunmaktadır. Bunlar kısaca: dinlenilmek, anlaşılmak, güvenmek ve terapist ile danışanın ortak bir hedef için hareket etmesi anlamına gelen terapötik ittifak kavramıdır.

Güvenmek ve kendini emniyette hissetmek terapötik ittifakın temel bileşenleridir.

Çünkü birçok hasta istismar, sebatsızlık, verilen sözlerin tutulmaması ve kırılgan ilişkilerle ilgili tecrübeler yaşamıştır. Terapi, iki kişi arasında geçen mekanik ve tekniklere dayalı bir ilişki olarak görülemez. Terapi sürecinde iki insanın karşılıklı duygu, düşünce ve davranış alış-verişi, modellemeleri, içselleştirmeleri, aktarımları gibi süreçler yoğun bir şekilde yaşanmaktadır. Bu süreçlerin terapist danışan ilişkisini olumsuz etkilememesi adına, terapistler danışanlarıyla öncelikli olarak terapötik ittifakı gerçekleştirmek zorundadırlar.  Aksi takdirde birçok psikoterapi süreci başlamadan bitmeye mahkûmdur.

 

 

Hasan DURAN

Klinik Psikolog/Psikoterapist

 

 

 

 

KAYNAKÇA

  • Doğanavşargil, Ö. ve Vahip, I. (2003). Terapötik işbirliği neden önemli? Psikiyatrik yakınması olmayan bir aile içi şiddet olgusu. Klinik Psikiyatri Dergisi, 6: 165-169.
  • Nicholi, A. M. (1988). The New Harvard Guide to Psychiatry. In Armand M. Nicholi (Eds). –The Therapist Patient Relationship (s. 7-28), Harvard University Press.
  • Özmen, M. (1999). Kısa Süreli Tedavilerde Terapötik Etkinliğin Arttırılması. Klinik Psikiyatri Dergisi, 2, 239-246
  • Soygüt, G. (2004). Bir Düzeltici Bağlanma ilişkisi Olarak Psikoterapi: Psikoterapi Süreçlerinde Bağlanma ve Terapötik İttifak. Türk Psikoloji Yazıları, 7(13): 63-77
  • Soygüt, G., Uluç, S. (2009). Bilişsel Davranışçı Terapi Sürecinde Terapötik İttifak Ölçeği-Gözlemci Formunun Psikometrik Özelliklerinin Değerlendirilmesi. Türk Psikiyatri Dergisi,  20(4): 367-375
  • Sayar, K. (2009). Merhamet.  İstanbul: Timaş Yayınları.
  • Sayar, K. (2010). Psikiyatride Hekim-Hasta İlişkisi. Sağlıkta Diyalog Dergisi, Sonbahar 2010