Bize Mesaj Yollayın
info@terapilife.net
Haftaiçi: 16:00 - 21:00
Cumartesi:10:00-19:00
çocuklarda öfke bazen istediklerinin yerine getirilmesinin bazen de kendini kontrol edememenin bir sonucudur.

Çocuklar Öfke’ye Ne Zaman İhtiyaç Duyarlar?

Çocuk psikoterapisi deyince akla ilk gelen problemlerden biri de şüphesiz öfke kontrol sorunları ve bu soruna nasıl ve ne zaman müdahale edilmesi gerektiğidir. Sevinç, hüzün, mutluluk, kıskançlık, umut… gibi öfke de her yaştan insan için hissedilmesi normal ve yerine göre de işlevsel bir duygudur. Bazı durumlarda ise bütün duygularımız gibi öfke de çocuklar, ergenler ve yetişkinler için istenmeyen sonuçlar doğurabilmektedir.

Türk Dil Kurumu’na baktığımızda öfke: engelleme, incinme veya gözdağı karşısında gösterilen saldırganlık tepkisi, kızgınlık, hışım, hiddet, gazap olarak tanımlanmaktadır.

Çocuk psikoterapisi temel alındığında ise öfke krizi; genellikle bir engellenmenin, isteğinin yerine getirilmemesinin bir sonucu, ayrıca bazı durumlarda isteklerinin yerine getirilebilmesinin öğrenilmiş bir yolu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu tanımlamadan da anlaşılacağı üzere bazı durumlarda öfke krizi (kendine, başkalarına ya da eşyaya zarar verme) bir amaca ulaşmak için öğrenilmiş, tekrarlayıcı bir davranış haline gelebilmektedir. Sistemli olarak ebeveyni bir amaca ulaşmak için manipüle etmenin dışında, çocukların gelişimsel düzeyleri göz önüne alındığında duygusal düzenleme yapabilmelerinin önüne geçen durumlar da yok değildir.

Öfke Türleri Nelerdir?

Anlaşılan o ki öfke krizleri iki ana başlığa ayrılabilir. Birincisi, isteklerini elde edebilmek için ebeveyni manipüle etmeye yarayan istemli ve içinde mantıklı bir düşünce tarzını (amaca ulaşmak için her yol mubahtır.) barındırabilen öfke krizi, ikincisi ise duygusal düzenleme yapamamak ya da yaşanılan hadisenin duygusal düzenleme yapabilme kapasitemizi zayıflattığı durumlarda ortaya çıkan öfke krizleridir.

Birçok kuram öfke konusuna açıklık getirmeye çalışmakta ve bu konu da hayli anlamlı sonuçlara ulaşabilmektedir. Biz bu yazımızda öfkeyi; sinirbilim, beynin gelişimi ve bütünleşmesi/entegrasyonu açısından anlamaya ve müdahalelerimizi beynin etkin olan bölgesine göre nasıl şekillendirmemiz gerektiğini açıklamaya çalışacağız.

Beynin üst ve alt katlarının işlevlerini bilirseniz, iki tür öfke nöbeti olduğunu da görebilirsiniz. Üst beyin öfke nöbeti, çocuğun bir kriz yaratmaya karar verdiği (ebeveyni istekleri doğrultusunda manipüle etmek) vakit gerçekleşir. Yani çocuk düğmelere basmaya ve istediğini elde edene kadar sizi zıvanadan çıkarmaya bilerek ve isteyerek karar vermiştir.

Onun dramatik ve görünüşte içten gelen yalvarmalarından etkilenip ona boyun eğerseniz veya ona tanımış olduğunuz belirli bir ayrıcalığı kaybetmek üzere olduğunu hatırlattığınızda, anında bu öfke krizine bir son verebilir. Böyle davranmasının nedeni o an beynini kullanıyor olmasıdır. Bu çocuğun duygularını ve bedenini kontrol edebilmesi, mantıklı olabilmesi ve iyi karar verebilmesi mümkündür.

Bir Vaka:  ‘’Anne, sen artık beni sevmiyorsun’’

Bir danışanım kızıyla arasında geçenleri şöyle aktarmıştı;

Evde eksik olan malzemeleri almak için markete gitmesi gerektiğini ama kızıyla her markete gittiğinde kızının ağlayarak istediğini yaptırmaya çalıştığını, kendisinin de elalem’e rezil olmamak için bu isteklere istemeye istemeye boyun eğdiğini söylemişti. Bu sürecin doğru olmadığının farkında olduğu için buna bir dur demesi gerektiğinin de farkındaydı. Yine evin bazı ihtiyaçları için markete gitmesi gerektiğinde kızıyla (4 yaşında) konuştuğunu, üzerinde fazla para olmadığı için eğer bir şey istemeyecekse onu da yanında götüreceğini kızına söylediğini ve kızının da hemen kabul ettiğini söylemişti. Markete yaklaştıklarında kızının o alışıldık tepkileri (ağlamak, huysuzlaşmak, bağırmak…) vermeye başladığını ve markete girdiklerinde de bu tepkilerin zirveye çıktığını söylemişti. Ama bu sağlıksız tepkileri pekiştirmemesi gerektiğinin farkında olduğu için rezil olma pahasına kızının isteklerine karşı koymuştu. Annesine ağlayarak bir şey yaptıramayacağının farkına varan küçük kız yaşlı gözlerle annesinin gözlerinin içine bakarak; ‘’Anne, sen artık beni sevmiyorsun’’ dediğinde annenin bütün yelkenleri suya düşmüş, kızı amacına ulaşmıştı ve ne hikmetse artık ağlamaktan, bağırmaktan, öfkeden eser yoktu, plan tıkır tıkır işlemişti.

Ne Yapmalı ?

Bütün Beyinli Çocuk, kitabının yazarı Daniel Siegel; üst beynin öfke nöbetini tanıyan bir ebeveynin yapabileceği tek bir şey olduğundan bahseder: “bir teröristle asla pazarlık etmemek”. Üst beyin öfke nöbetine kesin sınırlar çizmek, uygun olan ve olmayan davranışları net bir şekilde tanımlamak gerekir. Böyle bir durumda verilebilecek en iyi yanıt; Markete geldiğimizde gördüğün şeylerin hoşuna gittiğini ve seni heyecanlandırdığını anlayabiliyorum ama böyle davranman hoşuma gitmiyor. Eğer şimdi buna bir son vermezsen sana o oyuncakları almayacağım ve bugünkü oyun iznini iptal edeceğim. Çünkü sen bana kendine hakim olamadığını göstermiş bulunuyorsun. Bir başka önemli durum ise; eğer çocuk bu davranışına son vermezse bunun sonuçlarına katlanacağını ona göstermektir. Böyle kesin bir sınır koymak, çocuğunuzun uygun olmayan davranışlarının sonucuna katlanması ve dürtülerine hakim olması gerektiğini anlamasına yardımcı olacaktır. Ona saygılı iletişim kurmanın ve sabırlı olmanın işe yaradığını aksi şekilde davranmanın ise işe yaramadığını göstermiş olursunuz. Bunlar gelişmekte olan bir beyin için önemli derslerdir.

Çocuğunuzun yaşı ne olursa olsun bu tür öfke nöbetlerine boyun eğmeyi reddederseniz bu nöbetlerin düzenli biçimde karşımıza çıkmasından kurtulursunuz.

Alt beynin öfke nöbeti ise tamamıyla farklıdır. Burada çocuk öyle mutsuz olur ki üst beynini kullanmak artık onun için imkânsız hale gelir. Beyninin alt bölümleri özellikle de amigdalası duruma hakim olmuş ve üst beynini esir almıştır. Entegrasyon haline geçebilecek durumda hiç değildir. Çünkü küçücük bedeninin stres hormonlarının istila etmesi üst beyninin hiçbir bölümünün tam olarak çalışmadığı anlamına gelir.

Ayrıca yetişkin ya da çocuk olmamız fark etmez amigdala’nın etkinliği arttıkça mantıklı düşünme ve sağlıklı kararlar alma şansımız düşüktür. Çünkü beynimizin mantıklı düşünmemizi sağlayan üst tarafı (prefrontal korteks) amigdala tarafından bloke edilir ve içinde bulunduğumuz duygusal atmosfer hiç kaybolmayacakmış gibi hissederiz.

Çocuğunuz bu dağılma durumundayken ve bir alt beyin öfke krizine tutulmuşken, ebeveyn olarak tamamen farklı bir tutum içine girmeniz gerekir. Üst beyin nöbetine tutulan bir çocuğun ebeveyninin vakit kaybetmeden katı sınırlar koyması gerekirken, alt beynin öfke nöbetine verilecek uygun yanıt çok daha şefkatli ve rahatlatıcı olmalıdır. Ebeveynin yapması gereken ilk şey çocuğuyla bağ kurmak ve onun yatışmasına yardımcı olmaktır. Bu genellikle çocuğa sevgiyle dokunmak ve şefkatli bir ses tonu kullanmakla yapılabilir veya çocuk kendini veya başkalarını incitecek veya eşyaya zarar verme tehlikesi arz eden bir eğilim içindeyse o vakit ona sıkıca sarılmanız ve onunla sakin bir şekilde konuşarak olay yerinden uzaklaştırmanız gerekir.

Anne-babalar, öğretmenler, bakıcılar çocukların öfke krizlerinin bir amaca ulaşmak için mi yoksa duygularını kontrol edemediklerinden mi kaynaklandığını genellikle bilirler. Fakat nasıl bir yaklaşımın işe yarayacağı genellikle deneme yanılma yoluyla buldukları, çoğunlukla da anı kurtarmak, rezil olmamak, geçici de olsa sükûneti sağlamak için çocukların isteklerine boyun eğdikleri ya da istemeye istemeye şiddete başvurmalarıyla son bulan geçici çözümlerdir.

Umarım beynimizin bölümleri ve işlevleri hakkındaki bilgiler, bu konuda sıkıntı yaşayan anne-babalara, eğitimcilere ve bakıcılara anlık çözümlerin geçici konforundan feragat edip, çocukların ruhsal gelişimine katkı sağlayan ve anı değil bir hayatı kurtaran müdahaleler yapmalarına yardımcı olur.

Sağlıcakla kalın…

 

Hasan DURAN

Klinik Psikolog/Psikoterapist

KLEPTOMANİ (ÇALMA HASTALIĞI)

Kleptomani kişisel kullanım ve maddi değeri için gereksinim duyulmayan nesneleri çalmaya yönelik dürtülere karşı koyamama olarak adlandırılan bir dürtü kontrol bozukluğudur. Kleptomanların genelde çaldıkları eşyanın ederini ödeyecek maddi güçleri vardır ve maddi kazanç elde etmek için hırsızlık yapmazlar. Kleptomanlar genellikle maddi değeri olmayan şeyleri çalarlar ve çalma dürtüsü dayanılmayacak seviyelere çıkabilir.

Bir kleptomanın amacı çalınan eşyaya sahip olmak değil çalma eyleminden önce yaşadığı huzursuzluktan kurtulmak ve çalma eyleminin verdiği hazzı yaşamaktır. Bu yönüyle hırsızlıktan ayrılmaktadır.Çalma eyleminin öncesinde giderek artan bir gerginlik hissi oluşmaya başlar çalma eyleminden sonra rahatlama ve haz meydana gelir.

Kleptomani bir dürtü kontrol bozukluğu olması sebebiyle çalma eyleminden önce kontrol edilmesi güç bir gerginlik meydan gelir ve bu gerginlik çalma eylemi gerçekleştirilene kadar artmaya devam eder, çalma eylemiyle beraber gerginlik yerini rahatlamaya bırakır.

Kleptomanide utanılacak bir eylem gerçekleştirildiği için gizli tutulur oranları hakkında kesin bir bilgi olmamakla beraber kadınlarda erkeklere oranla daha fazla görüldüğü söylenmektedir.

Yukarıda bahsi geçen belirtilere sahip bireylerin uzman yardımı alması tavsiye edilmektedir.

Erkekler, Aşk ve Cinsellik

Erkeklerin duygu durum bozuklukları, kaygı bozuklukları ya da ilişki sorunlarından dolayı psikoterapi’ye gelmeleri pek rastlanır bir durum olmasa da cinsel hayatları istedikleri gibi gitmediğinde tabir-i caizse penisleri işe yaramadığında psikoterapi’ye başvurmaları sık rastlanan bir durumdur.

Kadınlar ise ne hikmetse depresyonda olduklarında, kendilerini bir müddet gergin hissettiklerinde, ilişkilerinde,  evliliklerinde bir sorunla karşılaştıklarında ya da çocuklarının bir problemi olduğunda psikoterapi’ye gelirken konu cinsellik, cinsel isteksizlik olduğunda erkekler kadar sık psikoterapi’ye yönelmemektedirler.

Erkekler için cinsellik çok nadiren sadece cinselliktir. Cinsellik, yoğun anlamlar yüklü bir deneyim, arka planında koca bir maziyi barındıran bir varoluş şeklidir. Bazı erkekler seksi bastırılmış duygularını dışa vurmak, kontrol edemedikleri dürtülerini boşaltmak için kullanırken bazı erkekler de mazide kalmış travmalarının üstesinden gelmek için seksi kullanabiliyorlar. Ayrıca bir güç gösterisi, özgüven tamiri için başvurulan kısa süreli bir deneyim ya da onaylanma, şefkat, sevme ve sevilme gibi ihtiyaçlarını karşılamak için seks yapabiliyorlar.

Genellikle insanlar kendilerini yöneten dürtülerin, bilinçdışı süreçlerin ve ihtiyaçlarının farkında olmadığı için takıntılı bir şekilde cinsel ilişkiye girmekte ya da bilinçli ve bilinçsiz korkularından dolayı cinsel ilişkiden kaçabilmektedirler. Kadın, erkek fark etmeden insanoğlunun kişilik gelişiminin; tercihlerini, ilişki kurma biçimini ve yaşam stilini belirlediği bir gerçektir. Bundan dolayı bir kadının, güzel ve çekici olması, eşini seviyor olması cinsel hayatlarının da her zaman istedikleri gibi gideceği anlamına gelmez. Çünkü yazının başında belirttiğim gibi; cinsellik sadece cinsellik değildir.

Bunun içindir ki; ’’ insanların cinsel hayatlarındaki sorunlarını sadece bir organın işleyişine bağlamamaları ve o organa sahip olan insanın kişiliğini göz önüne almaları gerekmektedir.’’

Bir kişinin sevebilmesi, âşık olabilmesi için sevilebilir olduğuna inanması, kendini sevmesi (kastedilen narsisistik öz sevi yani kişinin bozuk plak gibi kendine takılıp kalması değil, kendini olduğu gibi kabullenebilmesidir) gerekmektedir.  Bir insanın sevilebilir olduğuna inanmasının ön koşulu ise annesiyle çocukken kurduğu ilişkinin niteliğine bağlıdır. Bir erkek, çocukluk çağında annesini ilgisiz, zalim, ulaşılmaz olarak algıladığında yapacağı çıkarım; ilgiyi, şefkati ve yakınlığı hak etmediği yönünde olabilir. Dolayısıyla paragrafın başında da belirttiğim gibi birini sevebilmenin ön koşulu olan sevilebilir olduğuna inanmak erken çocukluk döneminde deneyimlenen ve içselleştirilen bir durumdur. Annesiyle kurduğu ilişkide böyle bir hissi deneyimlemeyen insanların sevme yetileri fazla gelişmemiş olabilir ya da sevgi diye tarif ettikleri şeyler sevginin dışında anlamlar da içerebilir.

Konu erkek cinselliği olduğu için erkeklerin kişilik gelişimlerinin cinsel eylemlerini, fantezilerini nasıl şekillendirdiğine ve bunun sonucunda sekse atfettikleri anlamların neleri içerdiğine bakmak daha yararlı olabilir kanısındayım. Kişilik gelişiminin mihenk taşlarını; erken çocukluk-preödipal (0-3 yaş), çocukluk-ödipal (3-5 yaş) ve ergenlik dönemi olarak düşünürsek bu dönemlerin her biri kişiliğimizin şekillenmesinde ve cinselliği algılayışımızda önemli etkilere sahiptir diyebiliriz.

Erken çocukluk dönemini, dünyayı algılayış biçimimiz olan kişiliğimizin temellerinin atıldığı, bakım veren kişiyle (anne ya da çocuğun bakımını üstlenen kişi…) kurduğumuz ilişkinin kendimizi sevilen ya da sevilmeyen ve dünyayı da güvenli ya da güvensiz olarak kabullenmemizdeki etkinin büyük olduğu bir zaman dilimidir. Bu dönemdeki ihtiyaçları annesi tarafından yerinde ve yeterince karşılanmayan çocukların kendilerini sevilebilir hissetmesi ve dünyanın ve insanların da güvenilebilir olduğuna inanması zordur. İlişkisel Psikanaliz, Nesne İlişkileri Kuramı ve Şema Terapi gibi kişilik bozukluklarıyla çalışan psikoterapi ekollerinin ortak görüşü; erken çocukluk döneminde (0-3 yaş) yerinde ve yeterinde ilgi ve bakım görmeyen, travmatize olmuş çocukların kişilik bozukluğu geliştirebilecekleri yönündedir.

Narsizm ve Cinsellik

Narsist bir kişinin, kimliği ve kişiliği işgal edilmiş, olduğu gibi olmasına izin verilmemiş ya da bir proje çocuk olarak yetiştirilmiş (bir amaca hizmet eden) olma olasılığı çok yüksektir. Hayatı böyle şekillenen birinin hayatındakileri de böyle şekillendirmeye çalışması doğal olsa gerek. İşgal ederek, yok sayarak ve kafasındaki gibi bir eş, sevgili olmaya zorlayarak. Narsist bir erkek kendini güçlü hissetmediği bir ilişkide cinsellikten kaçabilir, cinsel isteksizlik ya da erken boşalma gibi cinsel fonksiyon bozukluklarından muzdarip olabilir. Ayrıca iş hayatında kötü günler geçiren ve bu sebeple narsisistik kırılma/incinme yaşamış bir bireyde partnerinden bağımsız olarak özel hayatında sorunlar yaşayabilir. Altta yatan sebep ise kendini güçsüz, değersiz ve yetersiz hissetmesidir. Bu sebeple kendini yetersiz hissettiren sevgililerden uzak durabilir, ya da böyle olan eşlerini kırılmış olan onurlarını tamir edebilmek için aldatabilirler. Sebebi ise hissettikleri ağır değersizlik ve yetersizlik duygusundan kaçma isteğidir.

Borderline Kişilik Bozukluğu ve Cinsellik

Borderline bir kişi ise erken çocukluk (0-3 yaş) ve özellikle (18-36 ay Ayrılma-Bireyleşme) döneminde ayrılmasına ve birey olmasına izin verilmemiş, her bireyselleşme çabası duygusal ve fiziksel olarak cezalandırılmış ve sevgi ihtiyacı kişiliğinden vazgeçtiğinde, annesine (bugün ise sevgililerine) yapışıp kaldığında karşılanmış kişilerde görülme olasılığı yüksek olan bir durumdur. Borderline birinin cinselliğe bakışı ise ihtiyaç duyduğu sevgiyi ve bağlantıyı elde edip edememesine göre değişebilir. Sevgi ve bağlantı kurma ihtiyacı karşılandığında herhangi bir cinsel sorun yaşama ihtimali düşük iken terk edildiğinde ya da eşini, sevgilisini kaybettiğinde eyleme vurma diye tabir edilen bir savunma mekanizmasını kullanabilir. Borderline kişilik bozukluğu ‘nda terk edilmek ya da sevdiği kişiyi kaybetmek neredeyse ölümle eşdeğer bir acıya neden olabilir. Bu acıdan kurtulmak isteyen kişiler eyleme vurarak kontrolsüz cinsel ilişkiler yaşayabilir, hızlı araç kullanabilir ya da takıntılı bir şekilde alışveriş yapabilirler. Borderline kişiler sevdikleri insan hayatlarındayken sadık, cinsel olarak aktif ve mutludurlar, sorun sevdiği kişinin yokluğuna, ilgisizliğine dayanamamakla ilintilidir.

The Madonna, Madonna Sendromu (Bakire-Fahişe Sendromu)

Kişilik gelişiminin ikinci dönemi olarak ifade edebileceğimiz Ödipal (Fallik) Dönem insanların dünyayı ve kendilerini algılayış biçimlerine en az ilk çocukluk dönemi (preödipal dönem) kadar etki etmektedir. 3 yaşından itibaren çocuklar cinsiyetlerinin farkına varmaktadırlar. Çevrelerini gözlemlediklerinde her erkeğin bir tane kadını olduğunu fark eden erkek çocuk doğal olarak ilk sevgi nesnesi olan anneye yönelmekte ve onun sadece kendisine ait olmasını istemektedir. Bu dönemin bir özelliği olan psikanalizde ‘’majik düşünce’’, bilişsel psikoloji de ise ‘’benmerkezci düşünce’’ diye tabir edilen düşünme şekli (çocuk bu dönemde aklından geçenleri herkesin okuyabileceğine inanır ve çocuklar için bu dönemde düşünmek, yapmak ile eş anlamlıdır) çocukların korkularını tetiklemekte ve düşüncelerinden ötürü korkmalarına neden olabilmektedir. Mesela; ‘’anne, babaya aittir ve anneye karşı duyulan istek baba tarafından fark edilecek ve cezalandırılacağım’’ korkusu buna bir örnek olabilir. Ayrıca cinselliğin yok sayıldığı, kötü, pis addedildiği ailelerde de cinsel kimliğin gelişmeye başladığı bir dönemde çocuklar olumsuz etkilenebilmektedir. Cinsellik kötü kadınların (Madonna/Orospu) yaptığı bir şeydir ve çocuk anne babası arasında böyle bir ilişkinin olmadığına inanarak annesini (The Madonna/Bakire) melekleştirebilir.

Bu dönemdeki önemli bir figür de şüphesiz babadır. Bu dönemin sağlıklı atlatılabilmesinin şartı şefkatli, sınır koyabilen ve özdeşim kurulabilecek bir babaya sahip olmaktır. Aksi takdirde soğuk, mesafeli, cezalandıran ve otoriter babalar çocukların korkularını arttırarak kendilerini suçlu hissetmelerine neden olabilmektedir. Bu dönemde babalarıyla sağlıklı özdeşim kuramayan çocukları ileride bir takım cinsel sorunlar beklemektedir. Bu dönemde babayla özdeşim kuramayan çocuklar annelerine çok düşkün olurlar ve babalarını pek sevmezler, sürekli onlarla rekabet halindedirler. Evlendiklerinde eşlerini sürekli anneleriyle kıyaslarlar. Anneleri gibi biriyle evlenmek isterler ama evliliklerinde cinsellik ikinci plandadır çünkü eşleri annelerini temsil etmekte olduğu için cinsellik için ihtiyaç duyulan şehvet duygusunun yerini sevgi alır. Böyle erkeklerden tıpkı annem gibi biriyle evliyim sözünü sık duyarız. Özellikle eşleri doğum yaptığında eşlerine karşı hissettikleri cinsel duygular bazı durumlarda tamamen ortadan kalkabilir. Çünkü o artık anne olmuştur ve kutsaldır, onunla cinsellik yaşanamaz. Bu gibi durumlarda erkeklerde erken boşalma, ereksiyon olamama ve cinsel isteksizlik baş gösterebilir. Bilinçdışı bir şekilde eşiyle annesini bir tutan (The Madonna) erkekler eşleriyle cinsel hayatlarında sorun yaşarken diğer kadınlarla (Madonna) sorun yaşamazlar ve bu durum gizli bir sevgili ya da hayat kadınlarıyla cinsel arzularını tatmin etmelerine neden olabilir. Ödipal dönemde sorun yaşamış erkeklerde görülen diğer bir sorun ise bilinçdışı rekabet (babayla) duygularından ötürü evli kadınlarla cinsel ilişki yaşamayı istemelerine neden olabilmektedir.

Ergenlik, İlk Deneyim ve Performans Kaygısı

Travmatik hadiseleri katmazsak ilk cinsel deneyimler ergenlik çağında yaşanılır. Bu dönemde öğrenilen cinsel mitler ya da talihsiz deneyimler cinsel sorunlara neden olabilmektedir. İlk deneyimini hayat kadınıyla yapan ergenlerin bir kısmı travmatize olmakta, özgüvenlerini yitirebilmektedir. Ayrıca ilk gece korkusu da cinsel sorunlara, korkulara neden olabilmektedir. Evlendiğinde ilk gece gerek olumsuz çocukluk yaşantıları, gerekse yanlış inançlar ve heyecan sonucunda birçok insan performans kaygısına kapılabilmektedir. Bu durum kadınlarda kendini, vajinusmus olarak gösterirken erkeklerde ise; erken boşalma ve ereksiyon problemleri ile göstermektedir.

Velhasıl-ı kelam maalesef çoğumuz ne istediğimizi bilmiyoruz, nedeni ise neye ihtiyacımız olduğunu, neyin açlığını çektiğimizi tam olarak fark edemememiz. Sıklıkla ifade edemediğimiz, belki de bilincinde dahi olmadığımız, tanımlayamadığımız bir şeyin özlemini çekiyoruz. Bir takım güçlü duygular hissediyoruz ve bu duyguların girdabında, fazla düşünmeden takıntılı bir şekilde davranışlar (cinsellik, alışveriş…) sergiliyoruz. Zor olsa da böyle güçlü duyguların etkisi altına girdiğimizde kendimize; ‘’Ben gerçekten ne istiyorum? ve Şuan ki asıl ihtiyacım ne ve beni ne yapmaya zorluyor?’’ sorularını sorup üzerine düşünmeliyiz.

Adını koyamadığınız bir sebepten, kendinizi güçsüz, yetersiz hissetmenizden ya da talihsiz deneyimlerinizden dolayı kendinize ve ilişkilerinize zarar verdiğinizi düşünüyorsanız, bir psikoterapistten yardım alabilirsiniz.

 

Sağlıcakla kalın…

 

Hasan DURAN

Klinik Psikolog/ Psikoterapist

Öz Güvenli Olmak Yeterli Mi?

Günümüzde çok popüler olan öz saygı/benlik saygısı, öz güven gibi kavramları anlamak için öncelikle başlarına eklenen ‘’öz’’ yani ‘’ben’’ , ‘’benlik’’ gibi yapıların ne anlama geldiğini ve nasıl oluştuğunu anlamak gerekmektedir.

‘’Öz’’ Kavramını Anlamak…

Literatürde bu öz kavramını açıklamak için birçok psikolojik terim kullanılmaktadır. (Ego, kendilik, benlik, kişilik, şemalar vb.) Bu terimlerin ortak noktaları ise insanoğlunun başına gelen olayları anlamlandırabilmesini ve bu anlam verme sürecinin neticesi olarak başına gelen olaya bir tepki verebilmesini sağlayabilmeleridir.

Hayata cevap verme şeklimiz olarak da açıklayabileceğimiz yapı (benlik/kendilik/kişilik) neredeyse biz daha dünyaya gelmeden önce şekillenmeye başlar diyebiliriz. Bir çocuğun kişiliği dünyaya geldiğinde değil anne-babasının zihinlerine çocuk yapma fikri düştüğünde şekillenmeye başlamıştır. Ebeveynler çocuk dünyaya gelmeden zihinlerinde bir çocuk meydana getirip ona bir takım özellikler atfedebilmektedir. Mesela; bir çocuğun istenen bir çocuk olması ya da planlanmamış bir gebelik sonucu olması dünyaya geldiğinde karşılaşacağı muameleyi tamamen değiştirebilmektedir. Kişiliğimizin (öz) oluşumunda; doğuştan getirdiğimiz özelliklerimiz (genetik), anne babamızla ilk çocukluk yıllarındaki ilişkimiz ve hayatın karşımıza çıkarttığı, kader diye de tabir edebileceğimiz şeyler rol oynamaktadır.

Doğumdan hemen sonra hayatta kalabilmek için başkalarına bağımlı olduğumuzdan, başkalarının (ebeveynlerimizin) bize nasıl davrandığının dünyayı ve kendimizi algılayış şeklimizi etkilemesi kaçınılmazdır. Çocuklar dünyanın nasıl bir yer olduğunu ebeveynlerinin kendisiyle ve dünyayla kurduğu ilişkiden öğrenir. İlgisiz bir anne terk edilmişliği, evhamlı bir anne güvensizliği öğretirken şefkatli ve tutarlı bir anne güven duygusunun tohumlarını eker. Küçük bir çocuğun davranışlarından ve söylemlerinden, çocuğa nasıl davranıldığının açık bir kopyasını tekrar tekrar görebilirsiniz. Ebeveynlerin çocukların dünyayı algılama, karakter ve kişilik özelliklerine yaptıkları bu büyük etkinin şekli çocukların neredeyse kaderlerini belirlemekte, gittikleri her yere, yaşadıkları her ilişkiye bu etkiden bir şeyler sunmaktadırlar.

Bu süreci iyi geçiren insanların öz saygısı, öz güveni de iyi gelişmektedir. Bu önemli süreci sıkıntılı geçiren kişiler ise bir takım öz saygı ve öz güven problemleri yaşamaktadırlar. Öz saygı ve öz güven kavramları birbirlerini tamamlayan kavramlar olsalar da aralarında ince bir nüans farkı vardır. Benlik saygısı yüksek, özüne saygılı, kendisiyle barışık olan bir kişinin öz güvenin yüksek olması doğaldır. Ancak öz güven kavramı kültürümüzde zaman zaman farklı ve hatta çelişkili anlamlar taşıyor. Yapıcı, gerçeklikle uyumlu ve girişimci öz güvenle, hayali, gerçeklikle uyumlu olmayan ve bir bakıma savunmacı öz güveni birbirine karıştırıyoruz çoğu zaman. Sonuç olarak kendine güveni bazen olur olmaz, dozunu kaçırdığımız bir meydan okuma ve neredeyse bir “kendini beğenmişlik” gibi algılıyoruz. Üst düzey bir olgunluk göstergesi olan öz saygıyı ise göz ardı edebiliyoruz.

Öz güven, Öz Saygı İlişkisi

Bir insanın öz güveninin yüksek olması her zaman öz saygı/benlik saygısının da yüksek olduğu anlamına gelmez. Bunun ayırdına varmanın en kısa yolu yaptığımız eylemlerin motivasyonel alt yapısına vakıf olmak yani neden yaptığımızın farkına varmaktır. Mesela; spor yapmak, kuşkusuz güzel bir alışkanlıktır. Ama asıl mesele sporu neden yaptığımızda gizlidir. Spor yapmaktaki amacımız; sağlıklı, zinde bir vücuda sahip olmak ve biraz da bununla övünmek mi? Yoksa fit bir vücuda, ışıltılı bir dış görünüşe sahip olmadığımız takdirde insanların ilgisini çekmeyeceğimize, adam yerine konulmayacağımıza, sevdiğimiz kişiyle duygusal bir ilişki kurma şansını kaçıracağımıza inanmak mı? Ya da bir şey yapmadığında, kendisiyle baş başa kaldığında içsel bir boşluk, huzursuzluk hissetmesi ve bu huzursuzluktan kaçmak için bir şeyler yapmak zorunda hissetmek mi? yani bir nevi kendimizi oyalamak mı?

Ne yaparlarsa yapsınlar içlerindeki boşluk hissinden kurtulamayan, elde ettikleri başarıların mutluluğunu kısa süreli yaşayan ve kendilerini bu iyi hissetme halini yakalamak için sürekli zorlayan kişilerin dışarıdan görünen ‘’öz güvenli’’ tavırları maalesef içeriye sirayet etmemektedir. Bu kişiler içlerinde sanki dibi delik bir sepeti doldurmaya çalışıyormuş gibi bir his taşıyabilirler ve bu öz güven kisvesi altında gösterdikleri kendinden emin ve sürekli davranışlar; susayan birinin susuzluğunu gidermek için tuzlu su içmesi gibidir, içtikçe susuzluğu artmaktadır. Yani öz saygının, öz güvenin gerçek görünümlerinin özelliği olan; kişinin kendinden memnun olması ve bu memnuniyet için kendini gereğinden fazla şeyler yapmak zorunda hissetmemesi kısaca kendini heder etmemesi… gibi özellikler bu kişilerde pek rastlanır tavırlar değildir. Onlar içlerinde; bir şeyler yapmalısın, yapmak zorundasın… mesajını taşırlar ve bu içsel mesajların esiri olmuş gibidirler. Takıntılı bir şekilde; başarının, ışıltılı bir dış görünüşün ve tatmin olmaz bir hırsın peşine düşmüşlerdir.

Birçok, probleme sebep olan davranış gibi, sözde öz güven göstergesi davranışların da kişiye verdiği zararı anlamak maalesef pek kolay değildir. Çünkü bu tür davranışlar o esnada kişinin fark etmek istemediği içsel korkularından onu uzaklaştırmakta ve aynı zamanda kişiye zevk vermektedir. Tabir-i caiz ise kişi sanal korkuları (beğenilmeme, yok sayılma, adam yerine konulmama) uğruna gerçek kendiliğini, öz’ünü feda etmektedir. Böyle bir durumun farkına varmak zor olsa da fark edildiğinde yapılabilecek en iyi şey bir ruh sağlığı uzmanından yardım almaktır.

Hayat Kalitemizi Aynalarımız Tayin Eder

Benlik saygısı (öz saygı) aslında herkesin bakıpta kendini gördüğü bir ayna gibidir. Tıpkı aşağıdaki hikayede olduğu gibi;

Tarihte ilk kez Erzurum’a ayna gitmiş.
Adamın biri aynayı görüp eline almış.
Daha önce hiç kendini görmediği için ölen kardeşine benzetmiş karşısındakini.
Adam: Ey gidi gardaşımm… Seni bir daha görmek nasipte varmış!
Aynayı eve götürüp sarılıp uyumuş kardeşine.
Karısı bakmış adam bir şeye sarılıp uyuyor.
Aynaya bakmış, bir kadın! Allah belaağı vireee, bu garı da kim? Bir şeye de benzese bari diyerek feryat figan evden çıkmış, muhtara gitmiş.
Kadın: Mığdar, benim herif beni bu çirkin garıyla aldatii.
Muhtar aynaya bakmış. Sonra düşünceli düşünceli:
Yav bu garıdan çok gavata benziir!

Hayatımızın kalitesi içimize bakıp gördüklerimizle doğru orantılı olsa gerek. Bazılarımız canları gibi sevdiği kardeşini, bazılarımız çirkin bir kadını, bazılarımız ise bir gavatı görebilir.

Yazıma, divan şiirinin en büyük temsilcilerinden olan Şeyh Galib’in bir dizesiyle son vermek istiyorum;

Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen (Kendine dikkatlice bir bak; sen âlemin özüsün)
Merdüm-i dide-i ekvan olan âdemsin sen (Sen varlıkların gözbebeği olan insansın.)

Sağlıcakla kalın…

Hasan DURAN
Klinik Psikolog/Psikoterapist

KAYNAKÇA
Gerçek Kendilik, James MASTERSON
Gerçek Kendiliği Ararken. James MASTERSON
Güvenli Bir Dayanak, John BOWLBY

İletişim(sizlik) VE İNSAN İLİŞKİLERİ

Kişilerarası İlişkisel Teorinin kurucusu Harry Stuck SULLIVAN; insanoğlunun kişilerarası ilişki kurma yönünde doğuştan gelen bir dürtüye sahip olduğunu ileri sürmüştür. Sosyal bir varlık olan insanoğlu ötekiyle iletişim kurmaya ve anlamlı ilişkiler geliştirmeye neredeyse programlanmıştır. Kişilerarası ilişkinin neredeyse kaçınılmaz olduğu bir hayatta ilişkilerimizin kalitesi ve iletişim kabiliyetimizin ruh sağlığımızı doğrudan etkilemesi kaçınılmazdır.

Rene SPITZ, ikinci dünya savaşı sırasında bakımevlerinde yaptığı bebek gözlem çalışmalarında; barınma, beslenme ve altlarının temizlenmesi gibi ihtiyaçları giderilen çocukların kendileriyle duygusal bir temasa geçilmediğinden yaşıtlarından ve duygusal temas (ilgi,sevgi…) gören çocuklardan gelişimsel olarak daha geri kaldıkları ve hatta bazı çocukların bir başkasıyla kurulan mekanik ilişkinin sonucu olarak öldüklerini rapor etmiştir.

Ayrıca, Japon bilim insanı Dr. Masaru EMOTO’nun su kristalleri üzerinde yaptığı gözlemler iletişim tarzının önemini gözler önüne sermiştir. Dr. EMOTO, bir kap suyu alıp güzel sözler telaffuz ettiğinde mikroskop altında yapılan gözlemlerde suyun kristalimsi şekillere büründüğünü, hitap şeklinin olumludan olumsuza döndüğünde ise şekillerin bulanıklaştığını ve anlamsız görüntülere büründüğünü gözlemlemiştir. Ortalama bir insanın vücut sıvı oranının yüzde 70 olduğu düşünülürse iletişim tarzının ve hatalarının önemi ortaya çıkmaktadır.

Psikolojimizden kimyamıza hatta hayatımızın devamlılığına dahi etki eden ilişkilerimiz ve iletişim tarzımız bozulduğunda neler yapabiliriz sorusuna cevap vermeye çalışalım.

Konu sizin için önemliyse mutlaka konuşun.

Yapılan araştırmalar kelimelerin %10, ses tonunun %30 ve beden dilinin %60 oranında iletişimimizi şekillendirdiğini göstermektedir. Yani bu demek oluyor ki sizin için önemli olan herhangi bir konuda konuşmayı ne kadar ertelerseniz erteleyin, o kişi ya da konu konuşulurken ses tonunuzla ve beden dilinizle aslında o konuyu konuşuyorsunuz demektir.

Bu iletişim tarzının en önemli sıkıntısı ise ses tonu ve beden dili gibi farkındalığımızın dışında gelişen yollardan, otomatik gerçekleşmesidir. Anlaşılan o ki; her halükarda gerek kelimelerle gerekse bedenimizle konuşmaktayız. Hal böyle olunca sizin için önemli olan bir konuda konuşmayı tercih etmek, beden dilinizin insafına kalmaktan iyidir. Çünkü çözülmeyen kişisel problemler dile dökülmese de ses tonumuz ve beden dilimiz sayesinde dile gelebilir.

Sorunu düşünüp durumunuza açıklık getirmeye çalışın.

Maalesef, çoğu zaman anlamak için değil de cevap vermek için dinleme gafletine düşüyoruz. Önemli olan şeyin verilecek tepki (cevap) olduğunu düşündüğümüzde karşımızdakini anlayabilme, sağlıklı iletişim kurabilme şansımızı da bir o kadar kaybediyoruz. Ötekini anlama şansını kaybettiğimizde de karşılıklı suçlamalara yöneliyoruz.

Kişilerarası ilişkilerde ortaya çıkan olumsuz bir durum çiftlerden (karı-koca, anne-kız, baba-oğul) sadece birinin sebep olduğu bir sonuç değil, karşılıklı etkileşimin neticesidir. Bu gibi durumlarda; problemin şahıslardan değil de aralarındaki iletişim tarzından kaynaklandığını bilmek çözüm için atılabilecek en önemli adımdır. İnsanları ‘’problemli’’ diye etiketlemek sorun çözmekten ziyade problemlerin artmasından başka bir işe yaramaz. Problemli olan aramızda cereyan eden iletişimin tarzıdır.

Ben diliyle konuşun.

Ben diliyle konuşmak muhatap olduğumuz kişileri eleştirmeden, suçlamadan istek ve ihtiyaçlarımızı karşı tarafa iletmektir.

Amaç suçlamak değil içinde bulunduğumuz durumun bizde bıraktığı duygusal etkiyi karşı tarafın kendini suçlu hissedip, savunmaya geçmeden anlayabilmesini sağlamaktır.

Ben korkuyorum ki…, Ben istiyorum ki…, Ben düşünüyorum ki… gibi ifadelerle yaşanan olayların bizde bıraktığı duygusal etkiyi eşimize, çocuklarımıza ve arkadaşlarımıza eleştirmeden, suçlamadan aktarabiliriz.

Belirsiz taleplerde bulunmayın.

İnsanların sizin ihtiyaçlarınızı tahmin etmelerini ya da dile dökmediğiniz taleplerinizi yerine getirmelerini beklemeyin. Sizi ne kadar çok sevseler bile insanlar düşüncelerinizi okuyamazlar. Eğer bir şeyin olmasını istiyorsanız; dile dökün ve talep edin.

Herkes kendi davranışlarından sorumludur, bunu unutmayın.

İster eşinizle, ister çocuklarınızla, isterse arkadaşlarınızla olsun, insan ilişkilerini en çok zora sokan durumlardan biri de suçlu/sorumlu aramaktır. Birini tenkit edercesine parmakla gösterdiğimizde dahi bir parmağımızın muhatabımıza yönelmesine rağmen dört parmağımızın bizi gösterdiğini unutmamak gerekir. Bize düşen, yüzde doksan haklı olsak dahi payımıza düşen yüzde onluk kusurun telafisi için uğraşmaktır. Zor olsa da.

Başkalarının duygu, düşünce ve davranışlarına dair ‘’niyet okuyuculuğu’’ yapmayın.

Eşinizi, arkadaşlarınızı, çocuklarınızı iyi tanımanız ve olaylara verebilecekleri tepkiler hakkında bilgi sahibi olmanız sizi duyarlı bir insan yapar. Ama bazı durumlarda niyet okuyuculuğu diye tarif edilen; insanların duygu, düşünce ve davranışlarına yönelik önyargı içeren; “Senin ne düşündüğünü, hissettiğini ya da ne yapmak istediğini biliyorum” tarzı söylemler duyarlı olmakla karıştırılmakta, insan ilişkilerini sekteye uğratmakta ve buna muhatap olan kişilerde çaresizlik ve bıkkınlık hislerine sebep olmaktadır.

Niyet okuyuculuğu, kişilerin zamanla kendi doğruları ile başkalarının doğrularını karıştırabilir hale gelmesine sebep olabilir. Yani kişisel bir körlük meydana gelebilir. Carl Gustav JUNG’un da dediği gibi; ” Hayattaki en acıklı şey, bir insanın problemin kendinden kaynaklandığını görememesidir.”

Yapılması gereken kişisel varsayımlara göre hareket etmek yerine insanların kişisel hassasiyetlerine özen göstermek, tahminde bulunmak yerine bekleyip görmek ve en önemlisi yansız bir tavırla dinlemeye çalışmaktır.

Problemlerinizi muhatabınızla çözmeye çalışın, üçüncü kişilerle değil.

Problem yaşadığınız kişilerle konuşmak yerine onlar hakkında başkalarıyla konuşmanız pek işe yarayan bir tavır değildir. Problem yaşadığınız kişiyle aranıza ne kadar çok insan katılırsa problemin çözüme kavuşma olasılığı da bir o kadar azalır.

Devamlılık göstermeyen davranışlarınızın değişime vesile olmasını beklemeyim.

Yakın ilişkilerde değişim yavaş yavaş gerçekleşir. Küçük bir değişime sebep olacak şekilde davrandığınızda (ailenize, eşinize, çocuğunuza karşı)‘’gerçekten ciddi olup olmadığınızı’’görmek için birçok kere sınanırsınız. Bir danışanım kızıyla arasında geçenleri şöyle aktarmıştı;

Evde eksik olan malzemeleri almak için markete gitmesi gerektiğini ama kızıyla her markete gittiğinde kızının ağlayarak istediğini yaptırmaya çalıştığını, kendisinin de elalem’e rezil olmamak için bu isteklere istemeye istemeye boyun eğdiğini söylemişti. Bu sürecin doğru olmadığının farkında olduğu için buna dur demesi gerektiğinin de bilincindeydi. Yine bazı ihtiyaçları için markete gitmesi gerektiğinde kızıyla (4 yaşında) konuştuğunu, üzerinde fazladan para olmadığı için eğer bir şey istemeyecekse onu da yanında götüreceğini kızına söylediğinde kızının hemen kabul ettiğini söylemişti.

Markete yaklaştıklarında kızının o alışıldık tepkileri vermeye başladığını ve markete girdiklerinde de bu tepkilerin zirveye çıktığını söylemişti. Ama bu sağlıksız tepkileri pekiştirmemesi gerektiğinin farkında olduğu için rezil olma pahasına kızının isteklerine karşı koymuştu. Annesine ağlayarak bir şey yaptıramayacağının farkına varan küçük kız yaşlı gözlerle annesinin gözlerinin içine bakarak; ‘’anne sen beni artık sevmiyorsun’’ dediğinde annenin bütün yelkenleri suya düşmüştü ve yine kızının dediği olmuştu. Küçük kız annesinin ‘’gerçekten ciddi olup olmadığını’’görmek için onu sınamıştı ve tek gayesi o eski, bildik ilişki tarzına geri dönmekti.

Doğuştan güdülendiğimiz, eksikliğinde hayati bir organımızı kaybetmiş gibi etkilendiğimiz ve içeriğine göre ruh halimizi şekillendiren insan ilişkileri ve iletişim tarzımız üzerine bir emek harcamaya değer sanırım. Unutmadan değiştirmeye çalıştığınız şey her ne kadar sağlıksız olsa da alışkanlıklar kolay değişmez. “Bildiğimiz cehennem bilmediğimiz cennetten iyidir” sözünden de anlaşılacağı gibi alışkanlıklar ve sabitleşmiş iletişim tarzımız değişime karşı direnç gösterecektir. Cennetin, cehennemden iyi olduğunu aklınızdan çıkarmamanız temennisiyle.

Sağlıcakla kalın.

Hasan DURAN

Klinik Psikolog/Psikoterapist

Bağlanma Kuramı ve Romantik İlişkiler

Çocukluk yaşantılarının insan hayatı üzerine etkisi tartışmasız çok önemlidir. Zira hem kültürel alt yapımız hem de çeşitli psikoloji kuramları çocukluk yaşantılarının insanın bugününü ve geleceğini ipotek altına aldığını göstermektedir. Yaşantıların içeriğinin olumlu olması insanın kendine (benlik algısı) ve dünyaya bakışını olumlu etkilemekte, tersi durumlar ise hem kendinin hem de ilişkide bulunduğu insanların hayatını zindana çevirebilmektedir.

Bağlanma kuramının kurucusu olan Bowlby, bağlanmayı başka bir bireye karşı yakınlık arama ve bu yakınlığı sürdürebilme yetisi olarak tanımlamaktadır. Bebeğin ilk nesnesi yani ilk ve en önemli dayanağı annesidir. Bebeğin anne ile geliştirdiği ilişkisi sadece o anın değil neredeyse bütün hayatın provası gibidir. Zira Bowlby, temeli çocuklukta atılan anne çocuk ilişkisinin sadece o anı değil bütün yaşantıyı etkileyecek bağlanma stillerinin oluşmasını sağladığını söylemektedir. Bizim kültürümüzde de; ‘’Ağaç yaşken eğilir.’’ gibi çocukluk yaşantılarının önemini vurgulayan birçok özlü söz mevcuttur.

Çocuğun anne ile olan yaşantısının içeriği bağlanma stillerinin oluşmasını sağlamaktadır. Mary Ainswort ve arkadaşları yaptıkları gözlemler neticesinde; Güvenli, Kaygılı/Kararsız ve Kaçınmacı olmak üzere üç tür bağlanma stili keşfetmişlerdir.

Güvenli bağlanan çocuklar, ayrılık esnasında anneyi özlediğini ifade eden tepkiler verir ve kavuşma anında anneyi sevinçle karşılar, annenin gelmesiyle hemen sakinleşip oyununa dönebilirler.

Kaçınmacı bağlanan çocuklar, annenin ayrılmasından fazla etkilenmemiş görünürler ve annenin geri gelişine kayıtsız kalırlar. Bu sahte bir olgunluk göstergesi gibidir. Kucağa alındıklarında yönünü anneden çevirerek kucaktan inmek isterler. Annenin ortamdan gidiş gelişleri onları etkilemiyormuş gibi görünür.

Kaygılı/Kararsız bağlanan çocuklar, anneleri ortamdan ayrıldığında son derece huzursuz olmuşlardır. Annenin yeniden gelmesi onları sakinleştirmeye yetmemiştir. Bir taraftan annelerine sarılırken bir taraftan da onları itmektedirler. Güvenli bağlanan çocuklar anne gelince kolayca sakinleşip oyuna geri dönmelerine rağmen Kaygılı bağlanan çocuklar kolay kolay sakinleşememektedir.

Yine yapılan çalışmalar anne babaların bağlanma stillerinin çocuklarının bağlanma stilleri üzerinde doğrudan etkisi olduğunu göstermektedir. Güvenli bağlanan çocukların anne babalarının; şefkatli ve güvenli olduğu, Kaçınmacı bağlanan çocukların anne babalarının; tutarsız ve kısıtlayıcı olduğu, son olarak Kaygılı/Kararsız bağlanan çocukların anne babalarının ise; çocuklarına karşı soğuk ve ilgisiz olduğu tespit edilmiştir.

İlginçtir ki çocuklukta anne baba ile kurulan bağlanma stilleri, romantik ilişkilerde de devreye girmekte, eş seçimini etkilemektedir. Güvensiz bağlanan kişiler ekseriyetle güvensiz bağlanan kişilerle, güvenli bağlananlar ise güvenli bağlanan kişilerle ilişki kurmaktadır. Bütün bunlar çocukluğumuzda kazandığımız ilişki kalıplarının hayatımızı ne derece etkilediğini göstermektedir.

İnsanların çocukluk yaşantılarının neticesi olarak geliştirdikleri bağlanma stilleri, benlik algılarını ve diğer insanlarla girdikleri ilişkilerin kalitesini de belirlemektedir.

Bağlanma yetişkinliğe kadar olan süreçte tek taraflı iken yetişkinlikten itibaren romantik ilişkilerle beraber iki yönlü bir hal almaktadır. Çocuklukta bağlanma davranışı güven arayışı üzerineyken, yetişkinlikte zaman zaman güven arayışı, zaman zaman ise güven temini üzerine kurulur.

Yetişkin ilişkilerindeki bu karşılıklılık çiftlerin bağlanma stillerinin ilişkilerin gidişatı üzerindeki etkisini göstermektedir.

Hazan ve Shaver, bağlanma kuramı temel alınarak yetişkinlikteki romantik ilişkilerin gidişatı hakkında bilgi sahibi olunabileceğini, ayrıca insanların aşık olduklarındaki duygu ve davranışlarının erken dönemde şekillenen bağlanma stilleriyle paralellik gösterdiğini de savunmaktadırlar.

İnsanların sahip oldukları bağlanma stilleri sorun (kaygı/stres) anında aktif olur ve bu bağlanma stillerine göre soruna çözüm üretmeye, sorundan kaçmaya ya da sorunu yok saymaya çalışırlar.

Yukarıda da bahsedildiği gibi insanların sahip oldukları bağlanma stilleri normal, sorunsuz zamanlarda değil problemlerin meydana gelmeye başladığı anlarda kendini gösterir. Stres anında güvenli bağlanan çocuklar/yetişkinler tutarlı ve güvenli tepkiler verirken, güvensiz bağlanmış çocuklar/yetişkinler tutarsızlık ve anne babaya karşı güvensizlik sergilemektedirler. Çocuklukta bağlanma stilleriyle ilişkili olarak sergilenen davranışlar yetişkinlikte romantik ilişkilerde de kendini göstermektedir.

Güvenli bağlanan yetişkinler, kendilerini değerli, sevilebilir algılamakta, başkalarına karşı sevgi besleyebilmekte ve bir sorunla karşılaştıklarında çözüm için çaba sarf etmektedirler. Yapılan çalışmalar güvenli bağlanmış çiftlerin ilişkilerinin daha doyurucu ve uzun sürdüğünü göstermektedir.

Kaçınmacı bağlanan yetişkinler, ilişki kurmak istememekte, genelde partnerlerine karşı soğuk ve ilgisiz davranmakta, ilişkilerinde kıskanç olup sık sık duygusal gel gitler yaşamaktadırlar.

Kaygılı/Kararsız bağlanan yetişkinler ise romantik ilişkilerde eşlerinin onları terk edeceği kaygısını taşırlar, kıskançtırlar ve reddedilme korkularını çok sık yaşarlar.

Bu yazı boyunca ele alındığı gibi bağlanma stilleri, anne-baba-çocuk ilişkisi çerçevesinde öğrenilmiş duygu, tutum ve davranışlardır. Bir davranışın, duygunun ve tutumun olumsuzu öğrenilebilmişse;’’ sağlıklı ve güven dolu bir ortam, güvenli bağlanmış bir eş ya da psikoterapi…’’ sayesinde bu olumsuz öğrenmeler tersine çevrilebilir. Yani çocuklukta kaybedilen güven duygusu olumlu ve destekleyici bir ortam ya da psikoterapi sayesinde tekrar kazanılabilir.

Yazıya bugünün ve geleceğin anne babalarına ithafen Bağlanma Kuramının kurucusu olan John BOWLBY’nin bir sözüyle son vermek istiyorum;

‘’Ebeveynlik ile meşgul olmak büyük oynamaktır.’’

 

Hasan DURAN

Klinik Psikolog/Psikoterapist