Bize Mesaj Yollayın
info@terapilife.net
Haftaiçi: 16:00 - 21:00
Cumartesi:10:00-19:00
yansıtma

Yansıtma (Projeksiyon)

İlişkinizde, düşmemeniz gereken başka bir tuzak da yansıtma tuzağıdır. Yansıtma yaparken kendi filminizi oynatmak için başka bir insanı perde olarak kullanırsınız. Karşınızda sadece kendi hayallerinizi görür, gerçek bir insan görmeyi başaramazsınız. O insanın neler düşündüğünü bildiğinizi sanırsınız ama aslında gerçek, sadece kendi korkularınızın yansımasıdır. Belki de partnerinizin size anne babanızın davranacağı şekilde davranacağını var sayarsınız. “Sana acımı gösterirsem, bana olan saygını yitirirsin.”

İnsanların bize nasıl tepki vereceğine dair beklentilerimizi, hepimiz anne babalarımızdan öğrendik. Belki de sevgililerinizin akıl okuyamadıkları için asla bilemeyecekleri beklentilerinizi onlara yansıtıyorsunuzdur?

Kendi duygularınıza sahip çıkma sorumluluğunu üstlendiğiniz zaman, yansıtma yapmaktan da vazgeçerek sevdiğiniz insanları bütün muhteşemlikleriyle, kendileri olarak görebilirsiniz.

Aklınızdan partnerinizi suçlayan düşünceler geçtiğini fark ettiğinizde, kendinize şunu sorabilirsiniz: “Burada benimle ilgili olan şey nedir?” İçinizde bulacağınız şey, “Aman Allahım, öfkelendiğim zamanlarda babam gibi davranıyorum.” gibi keşifler yapmanıza neden olabilir. O zaman sevgilinize gidip, olanlar sayesinde zihninizdeki hangi eski kodlanmaları keşfettiğinizi anlatabilir ve onunla birlikte bu konuda ne yapacağınıza dair beyin fırtınası gerçekleştirebilirsiniz.

Her ikiniz de kendi duygularınıza sahip çıkma konusu üstünde çalışırsanız, o zaman partneriniz kendi duygularınızı anlamanızda size yardımcı olabilir ve daha da önemlisi kendisi de size yansıtma yapmamayı başarabilir. O zaman bir daha asla kendinizi başkasının şovunda kullanılan bir kukla gibi hissetmezsiniz…

Sevgiyle kalın..

Psikoterapist Eyüp SARI

 

KAYNAKÇA:

  • Etik Sürtük-Dossie Easton
  • Geçmiş Şimdi Olduğunda-David Richo
aldatma

İlişkideki Bağlanma Yaralanması, Aldatma Terapisi Perspektifinden

Çiftler arasında yaşanan gerçek bir terk edilme, hakaret içeren ağır sözler, mâli anlamda aldatma, cinsel aldatma, başka bir kişiyle flörtleşme vs. ilişkinin güvenini zedeleyen, eşlerin duygusal manada incinmelerine sebep olan durumlardır.

Bağlanma yaralanması durumunu aldatma üzerinden ele alalım: Aldatılan eş, travma sonrası krizi gibi bir durum içerisine girer. İlişkiye ve eşine olan güveni tamamen sarsılmıştır. Yaşanan yaralayıcı bu durum yeterince açık konuşulmayıp üstü kapatılmaya çalışıldığında kanayan yara hâlini alır. Aldatılan eşin içindeki kül eşelendiğinde çözümlenmemiş bir üzüntüyle karşılaşılır. Eşler arasındaki güvene ihanet edilmiş, sadakat ihlal edilmiştir. Bu durum eşlerde kimlik veya bağlanma ile ilgili yaralanmalara neden olabilir. Mükemmel bir evliliğe sahip olduğunu düşünen eşin, aldatma yüzünden evliliği ile ilgili içsel tasarımı alt üst olur.

Kimlikle ilgili utanç duygusu veren bir yaralanma yaşar; sevilmediğini, terk edildiğini hissettiği için bağlanmayla ilgili de bir yaralanma yaşayabilir. Bu durumdaki eşlerin, yaşanan duygusal yaralanma yüzünden kimlik ve bağlanma ile ilgili ihtiyaçları üzerinde çalışılmalıdır.

Aldatma Öncesi ve Sonrasındaki Negatif İletişim Döngüsü

Çiftler arasındaki etkileşim döngüsünden farklı olarak aldatma sonrası da döngü oluşur. Aldatma sonrasında evlilik terapisi ‘nde çiftlerin nasıl bir etkileşim içinde olduğuna bakılır. Aldatan eş yakınlık için aldatılan eşin peşine düşer. Aldatılmanın etkisiyle eş, aldatan eşine karşı güveni sarsılmış bir şekilde eşinden uzaklaşarak onu reddeden bir davranış içerisinde girer. Aldatma öncesindeki döngüyle, aldatma sonrasındaki döngü ilişkilerinde sorun olup olmadığına bakılır. Aldatmanın etkisiyle aldatılan eş, öfke ve utanç duygularının içerisinde olabilir. Bu durumda öfkenin ifade edilmesi birbirinden uzaklaşmış çiftlerin birbirlerine yakınlaşmasını sağlayabilir. Eşlerden biri öfkesini ifade ederken diğer eşin savunma yapması; olup biteni küçümseyerek ya da yok sayarak dinlemesi, eşinin öfkeyle başa çıkmasına yardımcı olmaz. Bu olumsuz tutumu terapist görmezden gelmemelidir.

Öfke Nasıl İfade Edilmelidir?

Öfkeyi ifade etmek, eşine bağırmak demek değildir. Neler hissettiğini, neler yaşadığını açıklamaktır. Bir kişinin duygularını anlatmasıyla o duyguları eyleme dökmesi arasında fark vardır. Öfke çok zor bir duygudur, bu yüzden doğru bir şekilde ifade edilmeli ve sabırla dinlenilmelidir. Aldatan eşin, aldatılan eşe karşı empati duyabilmesi; eşinin acısını duyup dinlemesi teşvik edilmelidir. Öfkeli eşle çalışılırken, ‘Anlıyorum, gerçekten hem öfkelisin hem de üzgün,’ gibi ifadelerle ikincil öfkeden ziyade çiftlerin birincil duygularına gitmeleri için empatik bir yaklaşım içerisinde olunmalıdır. Eğer dinlemesi gereken eş, dinlemekle ilgili zorluk çekiyorsa neler oluyor, diye bakılır. Genellikle terk edilme korkusu, utanç ve mahcubiyetle karşılaşılmaktadır. Güç ve mükemmeliyet bağlamında, kimlik korunumu ihtiyacı olan bir eş için aldatma gibi kusurlu bir şeyle karşılaşmayı kabullenmek zordur. Dinleyen eşe dönülüp, öfkeye tepki göstermemesi için: ‘Bunu duymak senin için zor olabilir. Savunmaya geçme ihtiyacı hissedebilirsin. Nefes al, kendini sakinleştir. Kendini savunmaya çalışmak yerine, sadece dinlemeye çalış’ denmelidir. Böylelikle eş, ifade ettiklerini dinlemekle ilgili teşvik edilir.

Aldatma Terapisi ’nde Ana Hedef Nedir?

Eşler birbirlerine karşı empatik olmaları konusunda eğitilir. Eşlerin altta yatan birincil duyguları üzerinde çalışılır ve bu duyguları tespit edilir. Daha sonra davranışın altında yatan duygular, bağlanma ve kimlik ihtiyaçları göz önüne alınarak yeniden çerçevelenir. Aldatan kişiden, yaşanan olayın; savunmaya geçmeden sorumluluğunu alması ve kabul etmesi istenir ki bu çok önemli bir adımdır. ‘Seni incittim, üzdüm. Yaptığım doğru değildi. Üzgünüm. Sorumluluğunu alıyorum,’ gibi sözler sarf edilmelidir. Eşin, öfke, incinme ve kızgınlığı dinleyebilmesi ve tolerans gösterebilmesine çalışılır. Ortaya çıkan utancın örtülü veya açıkça görülüp ifade edilmesi ve aldatılan eşe kabullenilen, yakınlık gösterilen empatik sıkıntının, ‘Sana verdiğim acıya karşı duyarsız olduğum, seni incittiğim için üzgünüm. Senin hissettiğin acı ile ben de acı çekiyorum. Bu acı canımı yakıyor,’ şeklinde ifade edebilmesi ve bu sıkıntının yüz mimiklerinde görülmesi önemlidir. Sonrasında samimi özür ve pişmanlık ifadesinde bulunması için aldatan eşe destek olunur, o teşvik edilir.

Affetmek Ne Anlama Gelir?

4 ve 5. seanslarda eşlere, ‘Yaşadığımız sorunda affedicilik ve affetme nedir?” diye sorulur ve bu soru üzerine konuşulur. Seansın sonuna doğru, ‘Affetmek unutmak değildir. Tekrar bir araya gelmek değildir. Barışmak değildir. Affetmek karşısındakinin yaptığını meşru bulmak değildir. Yasal açıdan sorumlu değilsin, demek değildir. Affetmek, aldatan eşin yaptığın yanlışın sorumluluğunu almasını istemektir. Yaptığını meşru görmemektir. Ama yaşanan olayların aldatma durumuna kadar geldiğini kabul etmektir. Yaşanan durumu incelemek ve aldatılanın da bu yaşanan dolaylı aldatma da etkisi olup olmadığına bakabilmektir. ‘’Yaşanan aldatmada eşlerin kendi durumunu kabul etmesidir. Ayrıca kin gütmek, bedel ödetme ve intikam alma duygusuyla hareket etmekten vazgeçilmelidir,” ifadelerini içeren bir metin eşlere verilir.

İyileştirici Terapötik Ev Ödevi: Mektup Yazmak

Samimi bir özrün ayrıntılı dillendirilmesi 5. ve 6. seanslarda gerçekleşir. Aldattığı için eşinin duygusal anlamda incinmesine sebep olan eşten özür mektubu yazması istenir.

Aldatan eşe, üç önemli konuda;

• Pişmanlığı ifade etme,
• Sorumluluğu alma,
• Telafi etme ve onarma

için ne yapacağını içeren bir mektup yazması ev ödevi olarak verilir. Aldatan eşten, eşine pişmanlığının nedenlerini dile getiren cümleler yazması istenir. Aldatma yüzünden eşini ne derece yaraladığını, incittiğini anlatan ifadeleri yazıya dökmesi, aldatmanın sorumluluğunu neden kabul ettiğini ve bu hatayı yaparak eşini duygusal olarak nasıl yaraladığını üstlenen ifadeleri yazması istenir. Aldatan eşin bu hatadan dolayı eşinin duygusal incinmesini nasıl telafi edip onaracağı ile ilgili neler yapacağını da kâğıda dökmesi istenir. Aldatılan eşten de nasıl affedeceğini, duygusal çöküşünü hangi yolla onarabileceğini, çözüm açısından bulunduğu yeri ve durumu anlattığı ‘birbirlerine vermemek kaydıyla’ bir mektup yazması istenir. Sonra yazdıkları mektupları seansa getirmeleri, sonrasında da terapide konuşulur.

Aldatılan eş neyi affedemediğini, duygusal açıdan kendini hangi konudan kurtaramadığını, duygusal yaralanmayı çözmenin kendisi için neden zor olduğunu yazması istenir. Aldatılan eşten; duygusal acı, kızgınlık ve öfkesinden kurtulmak için ihtiyaçlarını yazması istenir. Ayrıca, ‘Eşinizi affettiyseniz, kızgınlık, kırgınlığınız nasıl geçti, kendinizi nasıl yatıştırdınız, ilişkiye devam etme becerisini nasıl sağlarsınız, eşinizle barışacak mısınız?’ sorularını içeren bir mektup da yazması istenir. Bu çalışma eşler arasındaki ilişkiyi onarma, güveni tesis edip yeniden inşa etmeye yöneliktir.

Aldatan Eşin Tutumu Nasıl Olmalıdır ?

Aldatan eşte, hissiz, sadece kelimelerle örülü bir özürden ziyade utanç olmalı, empatik sıkıntı sese yansımalı; duruş, bakış, jest ve mimiklerde örtülü veya açıkça görülebilen samimi bir özür olmalıdır. Bu özür, yaşananların onarılması açısından çok önemlidir. Aldatılan eşin altta yatan öfke ve incinmeyi ifade edebilmesi, aldatanın söyleyemediği utanç vb. duygularını ifade edip gösterebilmesi eşlerin birbirlerini, yaşananları daha sakince ‘savunma, saldırma ve yok sayma davranışlarına girmeden’ kabul etmelerini sağlar. Aldatan kişinin yaptığı yanlışı kabul etmesi, yanlış davranışının sorumluluğunu alması, utancın ve empatik sıkıntının sözlü ve sözsüz mesajlarla görülüyor olması, affa götüren çok önemli durumlardır. Aldatılan kişinin de kendini heder edercesine suçlamayı bırakıp affı kabul etmesi beklenir.

Bu noktada çiftlerin ilişkilerini yeni oluşturdukları bir sürece girilir ve eşler arasında yeniden aldatma öncesindeki ilişki çekirdeği döngüsüne dönülür. Çekirdek döngü yeniden yapılandırılır. Yeni döngü canlandırılır. Böylece bağlanma yaralanması öncesindeki döngüleri çalışılır, bu da değiştirilirse tamamen yepyeni bir ilişkiye geçilir.

Sevgiyle Kalın.

Uzm.Psk.Dan.Eyüp SARI
Evlilik Terapisti İstanbul

 

Kaynakça:
-Yakın İlişkilerin Gizli Anlamları-Mehmet Tekneci
-Aile Terapisinde Kullanılan Teknikler-Nobel Yayıncılık

 

 

 

ALIŞVERİŞ BAĞIMLILIĞI

Alışveriş bağımlılığı ya da alışverişkoliklik olarak adlandırılan kontrol bozukluğunda birey hissettiği huzursuzluktan kurtulmak ve rahatlamak için ihtiyacı olup olmadığına bakmaksızın alışveriş yapar. Bağımlılarda bu davranış örüntüsü bir yaşam biçimi haline gelmiştir. Alışveriş esnasında ve sonunda bir keyif alma ve rahatlama hissi meydana gelir fakat bir müddet sonra bu rahatlama ve keyif hissinin yerini suçluluk ve pişmanlık duyguları alır.

Alıveriş bağımlılığı birçok bağımlılıkla benzer bir görüntü vermektedir. Bağımlı olunan durum ya da madde olmadan aşırı gergin ve huzursuz hissetme bu durum ya da maddenin alımında ve temininde huzur ve rahatlama hissi ve bir müddet sonra ortaya çıkan pişmanlık duygusuyla karakterize olmuş bir görüntü vermektedir.

Alışveriş bağımlılığı olan bireylerin dikkat etmesi gereken bir takım önleyici müdahaleler vardır;

– Alışveriş esnasında nakit para ya da hesap kartı kullanılmalı
– Varsa birden fazla kredi kartı teke indirilmeli ya da tamamen kapatılmalıdır
– Alışverişe çıkmadan önce bir liste yapın ve o listenin dışında bir şey almayın
– Alışverişe çıkarken sizin bu dürtünüzü kontrol etmenize yardımcı olacak biriyle çıkın
– Kendinizi kötü hissedip alışveriş yapma dürtüsü ağır bastığında spor yapın yürüyüşe çıkın bu esnada yanınıza para almayın.

Yukarıdaki önerilere uymanıza rağmen bir gelişme sağlayamıyorsanız bir uzmandan yardım almanız sizin için iyi olacaktır.

SOSYAL FOBİ

Sosyal anksiyete bozukluğu (sosyal fobi) bireyin sosyal ortamlara karşı aşırı ve mantıksız korku duymasına sebep olan bir tür psikolojik bozukluktur. Bireyin yaşadığı korkunun sosyal fobi olarak adlandırılabilmesi için korkuya eşlik eden sosyal ortam ve ilişkilerden ‘’kaçınma’’ davranışı ya da kendini bu durumla baş etmeye zorlamasından dolayı yoğun bir sıkıntı yaşaması gerekmektedir.

Sosyal fobisi olan bireyler; hata yapacağım, rezil olacağım ve utanacağım tarzı olumsuz ve benlik saygısını düşüren düşüncelerle aşırı ilgilidirler. Sosyal ortam ve ilişkilerden hatta bu tür ilişkilere girebilecekleri ihtimallinden bile korkabilirler.

Sosyal fobik bir birey korkularının aşırı ve anlamsız olduğunun farkındadır. Ortamda gerçekten korku duyulacak bir şey varsa bu birey için sosyal fobik denilemez.

Liebowitz’e göre sosyal fobiklerin kaygı duyacağı ve kaçınma davranışı gösterebileceği durumların bazıları şunlardır.

· Önceden hazırlanmaksızın bir toplantıda kalkıp konuşmak
· Romantik veya cinsel bir ilişki kurmak amacıyla birisiyle tanışmaya çalışmak
· Bir gruba önceden hazırlanmış sözlü bilgi sunmak
· Başkaları içerdeyken bir odaya girmek
· Kendisinden daha yetkili biriyle konuşmak
· Satın aldığı bir malı ödediği parayı geri almak üzere mağazaya iade etmek
· Gözlendiği sırada çalışmak
· Çok iyi tanımadığı bir kişiyle yüz yüze konuşmak
· Umumi yerlerde yemek yemek
· Çok iyi tanımadığı bir kişiyle telefonla konuşmak
· Umumi tuvalette idrar yapmak

Sosyal fobi, çekingen kişilik bozukluğuyla da sık görülen bir durumdur. Bizim gibi toplumlarda çekingenlik, efendilik gibi erdemli bir davranışla sık sık karıştırıldığından bireyler çözüm arayışlarını ertelemekte ya da tamamıyla vazgeçmektedir.

Yukarıda bahsi geçen belirtiler ya da benzerlerini yaşayan bir bireyin uzman yardımı alması tavsiye edilmektedir.

Psikoterapi Sürecinde Terapötik İttifak

Psikoterapi hastanın iç dünyasında kendisini ve çevresini nasıl algıladığını anladıktan sonra, ruhsal yaşantılarını yeni bir çerçeve içine yerleştirme sürecidir. Bu süreç içerisinde hasta ile onun olduğu yerde buluşup, anlaşıldığı ve onaylandığı mesajı verilirken, aynı zamanda ona yeni bir bakış açısı da sunulur. Terapist uygun bulduğu yaklaşım doğrultusunda yanlış inanışları düzelterek ya da yorumlarla hastanın dünya görüşünde alternatif bir bakış ya da şüphe oluşturmak ister (Özmen, 1999).

Basch (1980)’e göre psikoterapi ise, terapist hastaya kendisini anlamasının hem mümkün, hem de gerekli olduğunu belirttiğinde ve hasta bu sürece katılmayı kabul ettiğinde başlar. Birisinin kendisini anlaması, eylem ve isteklerine mesafe alması, geçmiş, şimdi ve gelecek bağlamında motivasyonunu araştırması demektir. Hastaların çoğunun yakınmalarının kaynağı halihazırdaki ihtiyaçlarına uygun düşünüp davranamamaları, semptom, davranış ya da tutumun hizmet ettiği amacı görememeleridir. Terapistin ilk amacı, hastanın durumunu nasıl değerlendirdiğini anlamaktır. Hastaya yapacağı yardım büyük ölçüde onun durumunu çarpıtmadan anlamasına ne ölçüde yardım edebildiğine bağlıdır (akt. Özmen, 1999). Koptagel-İlal (1997) yaptığı çalışmasında, terapistin hastanın durumunu doğru tanıyıp anlamasına (comprehensiveness), gücünü tartarak, karar ve eylemlerini ayarlayabilme yetisini yitirmemesine (manageability), sorunlu yaşam durumlarında bile bu durumdan bir anlam çıkarmayı becerebilmesine (meaningfulness) yardım etmesi gerektiğini ifade eder. İşte bunlar kişide tutarlılık duygusunun (sense of coherence) oluşmasına, dolayısıyla yaşamında ne olup bittiğini anlamasına, anlamlandırmasına ve baş etmesine yardım eder (akt. Özmen, 1999).

Nicholi (1988) psikoterapi sürecindeki ilk görüşmeyi eve gelen misafir metaforuyla anlatarak şöyle ifade eder: “Hastanıza, evinize ilk defa gelen bir misafire nasıl davranırsanız öyle davranın. Evinize ilk defa gelen bir misafire alabildiğine nazik olur, onu kırmamak için elinizden gelen özeni gösterirsiniz. Nasıl misafirinizi rahat ettirmek için azami çaba gösteriyorsanız, hastanızı da misafiriniz sayıp onu bu ilk görüşmede mümkün olduğunca rahat ettirmeye çalışmalısınız.”

Bu çalışmada terapist ile danışan arasındaki olması gereken ideal ilişki, bağ “terapötik ittifak” başlığı altında, terapötik ittifak nedir, bileşenleri nelerdir ve psikoterapi sürecinde terapötik ittifak kavramının yeri ve önemi ele alınacaktır.

Terapötik İttifak

Bireysel psikoterapinin tüm formlarında, iki kişi arasındaki ilişki, yani terapist ile hasta arasındaki ilişki esastır. Hasta stres yaratan durumu ortadan kaldırmakta kendisini yetersiz hisseder ve sorunu çözme konusunda usta olduğunu kabul ettiği terapistin yardımını arar. Terapist ve hasta, hastanın duygu, tutum ve davranışlarında arzu edilen değişiklikleri sağlanmak üzere bir dizi etkileşim içine girerler. Bu etkileşimlerin en önemlilerinden biri de terapötik ittifak/işbirliği kavramıdır.

Psikoterapinin en önemli kavramlarından bir tanesi, terapötik ittifak kavramıdır. Eğer hastanız sizin ona gerçek bir ilgi gösterdiğinizi hissederse sizinle aynı safta yer alır. Sizin gayretlerinizi boşa çıkarmamak için elinden gelen çabayı gösterir. Bu yüzden iyi hekimliğin yolu, iyi insan olmaktan geçer. Hastalar da toplumun diğer yurttaşları gibi saygın insanlar olarak tanınmayı ve bilinmeyi bekler. Kendi narsistik ihtiyaçları için, hastalarını manipüle eden, onları azarlayan, onlara kötü davranan, onlara insanca bir davranışı çok gören bir hekim mesleğinin ruhuna yabancılaşmış bir hekim olabilir ancak. Şefkat, merhamet ve adalet sacayaklarını oluşturmadığı bir hasta hekim ilişkisi sadece hayal kırıklığı üretir. Sözün özü psikiyatrideki hasta hekim ilişkileri; diğer tıp branşlarından bazı çok özel biçimlerle ayrılır ve bu hususiyetlerin hakkını vermek, iyi psikiyatri hekimliğinin icabıdır. Bunun içinde hekimin kendi kusurlarını kabul edebilen, patronluk ya da Tanrılık taslamayan, empati bakımından cömert, mütevazi duruşlu bir kişiliği olması gerekir (Sayar, 2010).

Hartley (1995) terapötik işbirliği/ittifak kavramının ortaya çıkışını ve gelişmesini şöyle özetler: modern psikoterapinin erken dönemlerinde, Bruer ve Freud (1895/1955) hastaların sağaltıma etkin olarak katılmalarının öneminin farkına varmışlardı. Freud (1912/1958),sonraki çalışmalarının önemli bölümünde aktarım ve direnç üzerine odaklanmakla birlikte, aynı zamanda sıcaklık ve samimiyeti psikoterapide başarıya giden yol olarak tanımlamışlardır. Sterba (1934) terapistle olumlu özdeşleşmenin, terapötik işi başarıya doğru götürmek için hastaya rehberlik etmede rolü olduğunu açıklamıştır. Daha sonra Freud (1940) hasta ve ananlisti, hastanı semptomlarına karşı birlikte çalışan bir ‘’pakt’’ olarak tanımlaöıştır. Zetzel’le başlayarak (1965) psikoanalitik yönelimli terapistler, büyük oranda hastanın temel güğvenine benliğin (egonun) göreceli olarak yüksek düzeyde işlev görmesine dayalı olan ‘’terpötik işbirliği’’ kavramına giderek artan bir şekilde dikkatlerini yönlendirdiler (Hartley,1995).

Psikodinamik yaklaşım kökenli terapötik ittifak nosyonunun Bordin (1979, 1980) tarafından, tüm yaklaşımları kapsayacak biçimde yeniden kavramsallaştırması, Alanda önemli bir gelişme olarak dikkati çekmektedir. Yazar, terapötik ittifakı temelde bir ilişki bütünü olarak görmekle birlikte, bu olguyu teknik olarak üç yapının bileşimi olarak tanımlamaktadır. Birinci bileşen; terapist ve hasta arasında görevleri ya da belirli bir tekniğin uygulanması açısından yapılan bir anlaşmayı içermektedir. İkinci bileşen; tedavinin amaçlarında ya da öngörülen sonuçlarındaki anlaşmaya işaret etmektedir. Üçüncü bileşen ise terapist ve hasta arasındaki karşılıklı güven ve kabulü içeren duygulanımsal bağı kapsamaktadır. Görüldüğü gibi Bordin’in önerdiği bu kuramlar-üstü bakış açısı, teknik ve yaklaşım farklılıklarından bağımsız olarak tüm terapötik süreçlerde kişilerarası ilişkiler faktörünü terapinin etkinliği açısından önemli bir noktaya oturtmaktadır. Bu açıdan, yeni dönem psikoterapi araştırmaları da, değişim sürecinin terapötik ittifakı oluşturan elementler olarak terapist ve hasta arasındaki ilişkiye odaklanmıştır (akt. Soygüt ve Uluç, 2009).

Hartley (1995)’e göre terapötik işbirliğinin iki bileşeni vardır: Gerçek ilişki ve çalışma işbirliği. Gerçek ilişki, terapi ortamının doğasında var olan eşitsizliğe rağmen, hasta ve terapistin gerçeklik ve doğruluk zemininde çarpık olmayan algılarıyla yaptıkları birlikte çalışmadır. Bu karşılıklı insan ilişkisi, kendine özgü sevgi, saygı ve güveni de içerir. Çalışma işbirliğine gelince, Terapist ve hasta ikilisinin birlikte çalışma yeteneğini yansıtır ve ona bağımlıdır. Hastanın sorununu hafifletmek için bu iki insanın birlikte çalışmaya karar vermesi ile başlar. Başlangıçta, terapist hasta tarafından sıklıkla gizemli bir otorite olarak algılanır. İdeal olarak, bu duygunun yerini, belirlenmiş rol ve sorumluluklar içinde işbirliği yapan iki erişkin oldukları duygusu alır. Sorunların birlikte tanımlanması, terapinin amaçlarının ve uygulanacak yöntemlerin birlikte saptanması sürecinde, hasta sağaltıma ilişkin daha gerçekçi bir algı ve yapılan anlaşmaya sadık kalma konusunda daha ciddi bir kararlılık geliştirir. Kendisinden ne beklendiğini ve bazı gerekliliklerin neden yararlı olduğunu anladığı zaman, iç dünyasının araştırılmasında daha katılımcı, iletişime daha açık olacak ve daha üretken yeni tutumları terapi ortamında deneme yürekliliğini gösterebilecektir (Doğanavşargil ve Vahip, 2003).

Hartley (1995), terapi ittifakının kurulabilmesi ve terapist ile danışanın ortak bir hedefe doğru yönelebilmesi için hastalara ait üç tür etken tanımlanmıştır: cana yakınlık, sorun çözücü tutum, deneyim kapasitesi. Terapistin hastayı cana yakın bulması ile olumlu psikoterapötik sonuçlar arasında ilişki bulunduğunu gösteren çalışmalar vardır. Sorun çözücü tutum, Stoler (1963) ile Strupp ve arkadaşlarının (1963) yaptıkları araştırmalarda, hastanın kendi sorunu ve buna karşı gelişmiş savunmalarını çözebilmek için psikodinamik yönelimli psikoterapide neler yapabileceğini göstermesi olarak ifade edilmiştir (akt. Doğanavşargil ve Vahip, 2003). Deneyim kapasitesi ise, hızlıca derinleşebilme ve fark ettiklerini değişime yönelik adımlar atarak yaşam içinde kullanabilme yeteneğiyle ilişkilidir. Terapiste ait etkenler; eş duyum ve terapistin gerçekçilik, içtenlik gibi kolaylaştırıcı diğer özellikleri ve mesleki bilgisidir. Ancak, psikoterapiden yararlanma başarısı, terapistin ve hastanın özelliklerinden daha çok, terapötik ilişkinin kalitesine bağlıdır. Hastanın terapistle anlaştığını hissetmesi ve ona karşı iyi duygular beslemesi, terapistin hastaya olumlu bakması ve hastayla aynı oranda anlaştığını hissetmesi, terapist ve hastanın anlama hızının birbirine yakın olması ve terapötik işi yardımlaşarak yapabilmeleri terapötik ilişkinin kalitesini belirleyen etmenlerden bazılarıdır (Doğanavşargil ve Vahip, 2003).

Hastalar doktorlara sadece sorunlarının v e rahatsızlıklarının çözümünde yardımcı olabilecek insanlar gözüyle bakmamaktadırlar. Hasta için doktor, aynı zamanda bir otorite, bir başarı kabul ya da ret figürü olarak da görülmektedir. Doktorun hastayla sosyal ilişkilerin gerektirdiği insani yakınlığı dahi çeşitli kuram ve teknikleri sebep göstererek esirgemesi, bu sebeple hastanın otorite tarafından da reddinin ilanı olarak algılanabiliyor. Özellikle hayati bir bağa duyulan ihtiyacın en yüksek sınırlarda olduğu durumlarda doktorun hastaya karşı takındığı bu yaklaşım hastanın kendi varlığına duyduğu değerin de düşmesine sebep olabiliyor. İnsani bir ilişkinin varlığı böylece varoluşsal bir anlam ve hayati bir değer taşıyor (Nicholi,1988).

Sayar (2009), Merhamet adlı kitabında şu anısından bahsetmektedir; ‘’ 11 yıl önce, Trabzon’da, ‘’Kültürel Psikiyatri’’  konulu uluslar arası bir toplantı düzenlemiştim. Buraya gelen dünyaca tanınmış bilim adamlarından birinin asistanı, Harvard’da doktora sonrası çalışmalar yapan, Zeynep adında cevval, Mısırlı bir genç kadındı. Bir akşam sertin bir tepede bir meslektaşım, ben ve Zeynep çay içip konuşuyorduk. Hararetli bir tartışma vardı. Türk meslektaşım Zeynep’in sözünü kesiyor, tartışmayı devamlı harlıyordu. Bir yerde misafirimiz durdu ve şöyle dedi;’’Bak, ben senin hastan değilim, siz doktorlar insanın sözünü kesmeye çok alışmışsınız. Karşınızdaki herkesi bir süre sonra hikâyesi alınacak bir hasta olarak görmeye başlıyor ve konuşmasını yönlendirmek istiyorsunuz. Onu konuşmasının doğal seyri içinde dilemiyorsunuz; sabırsızsınız. Kısa süre içinde istediğiniz hikâyeyi almak derdiniz. Senin ikide bir sözümü kesmen bu meslek hastalığından kaynaklanıyor.’’ Arkadaşım ve ben için bu cümlelerin şifalı olduğunu söyleyebilirim.’’ (s.126).

Terapötik ittifak, terapist ve hasta arasındaki ilişkinin doğasını açıklamak amacıyla, öncelikle psikoanalitik gelenekte kavramsallaştırılan bir olgu olarak dikkat çekmektedir (akt. Soygüt, 2004; Zetzel, 1956, Greenson ve Wexler, 1969). Psikoanalitik gelenek içindeki kavramsal tartışmalara yeni bir boyut katan terapötik ittifak kavramının izleri, daha sonraları diğer psikoterapötik yaklaşımlarda da kendini göstermektedir. Bu açıdan, Bordin’nin (1979), terapötik ittifak nosyonunu, tüm yaklaşımları kapsayacak biçimde yeniden kavramsallaştırması alanda önemli bir gelişme olarak görülmektedir. Bordin, terapötik ittifakı temelde bir ilişki bütünü olarak görmekle birlikte, bu olguyu, teknik olarak üç yapının bileşimi olarak tanımlamaktadır. Birinci bileşen, terapist ve hasta arasında görevler ya da belirli bir tekniğin uygulanması açısından yapılan bir anlaşmayı içermektedir. İkinci bileşen, tedavinin amaçlarında ya da öngörülen sonuçlarındaki anlaşmaya işaret etmektedir. Üçüncü bileşen ise terapist ve hasta arasındaki karşılıklı güven ve kabulü içeren duygulanımsal bağı kapsamaktadır (akt. Soygüt, 2004).

Safran (1998) ise ittifakta bozulmayı, terapist ve hasta arasındaki ilişkinin niteliğinde gidiş gelişlerin ya da kopuşların olması biçiminde tanımlanmaktadır. Ayrıca, ittifaktaki bozulmanın yoğunluğu, süreğenliği ve sıklığı, terapist ve hasta arasındaki ilişkinin niteliğine bağlı olarak değişkenlik göstermektedir. Bir uçta, hasta terapiste ilişkin olumsuz duygularını açıkça ifade edebilmekte ya da terapiye gelmeyi zamanından önce kesebilmektedir. Diğer uçta ise terapötik ittifakın niteliğinde belirgin olmayan gidiş gelişler yaşanabilmekte; bu durum bir gözlemci ya da usta bir terapist tarafından bile fark edilmesi güç bir durum olabilmektedir. Safran (1998) bu durumun hastadan hastaya değişkenlik gösterebilmesinin yanı sıra, oldukça başarılı giden terapi süreçlerinde dahi birkaç kez terapötik ittifakta bozulma yaşanma olasılığının olduğunu belirtmektedir (Soygüt, 2004).

Sonuç

Terapi en kısa tanımıyla ilaçsız, sözle tedavi etme yöntemidir. Terapi sürecinde birtakım iyileştirici etmenler bulunmaktadır. Bunlar kısaca: dinlenilmek, anlaşılmak, güvenmek ve terapist ile danışanın ortak bir hedef için hareket etmesi anlamına gelen terapötik ittifak kavramıdır.

Güvenmek ve kendini emniyette hissetmek terapötik ittifakın temel bileşenleridir.

Çünkü birçok hasta istismar, sebatsızlık, verilen sözlerin tutulmaması ve kırılgan ilişkilerle ilgili tecrübeler yaşamıştır. Terapi, iki kişi arasında geçen mekanik ve tekniklere dayalı bir ilişki olarak görülemez. Terapi sürecinde iki insanın karşılıklı duygu, düşünce ve davranış alış-verişi, modellemeleri, içselleştirmeleri, aktarımları gibi süreçler yoğun bir şekilde yaşanmaktadır. Bu süreçlerin terapist danışan ilişkisini olumsuz etkilememesi adına, terapistler danışanlarıyla öncelikli olarak terapötik ittifakı gerçekleştirmek zorundadırlar.  Aksi takdirde birçok psikoterapi süreci başlamadan bitmeye mahkûmdur.

 

 

Hasan DURAN

Klinik Psikolog/Psikoterapist

 

 

 

 

KAYNAKÇA

  • Doğanavşargil, Ö. ve Vahip, I. (2003). Terapötik işbirliği neden önemli? Psikiyatrik yakınması olmayan bir aile içi şiddet olgusu. Klinik Psikiyatri Dergisi, 6: 165-169.
  • Nicholi, A. M. (1988). The New Harvard Guide to Psychiatry. In Armand M. Nicholi (Eds). –The Therapist Patient Relationship (s. 7-28), Harvard University Press.
  • Özmen, M. (1999). Kısa Süreli Tedavilerde Terapötik Etkinliğin Arttırılması. Klinik Psikiyatri Dergisi, 2, 239-246
  • Soygüt, G. (2004). Bir Düzeltici Bağlanma ilişkisi Olarak Psikoterapi: Psikoterapi Süreçlerinde Bağlanma ve Terapötik İttifak. Türk Psikoloji Yazıları, 7(13): 63-77
  • Soygüt, G., Uluç, S. (2009). Bilişsel Davranışçı Terapi Sürecinde Terapötik İttifak Ölçeği-Gözlemci Formunun Psikometrik Özelliklerinin Değerlendirilmesi. Türk Psikiyatri Dergisi,  20(4): 367-375
  • Sayar, K. (2009). Merhamet.  İstanbul: Timaş Yayınları.
  • Sayar, K. (2010). Psikiyatride Hekim-Hasta İlişkisi. Sağlıkta Diyalog Dergisi, Sonbahar 2010

Aşk ve Sevgi Bağımlılığı

Genellikle bağımlılıkla ilişkilendirilen kelimeler saplantılı, aşırı, yıkıcı, kompülsif, alışılmış, tutku ve bağımlı kelimeleridir. Yiyeceğe, barınağa, fiziksel dokunuşa ve fiziksel uyarılmanın diğer formlarına, farkındalık ve ait olmanın hissine ihtiyaç duyulur.

Bu durumların ortaya koyduğu şudur ki: Bağımlı olma durumunu ortaya çıkaran, bağımlı olunan bir objenin tüketilen ya da deneyimlenen miktarı ile ilişkili olmaktan çok, bu bağımlılığın kişinin hayatını nasıl etkilediğidir. Yani kişinin sosyal hayatını etkilemesi.

Elbetteki fiziksel ve duygusal ihtiyaçlarımız doğal haklarımızdır. Buna rağmen bazen, ihtiyaçları karşılamak diğer önemli hayat meşguliyetlerinden daha fazla zaman ve ilgi gerektirdiğinde ihtiyaçlar bağımlılık halini alır.

Sevgi Bağımlılığı

Sevgi bağımlığı, tatmin olmamış ihtiyaçlarımızı karşılamak, korkudan ve acıdan korunmak, problemlerimizi çözmek ve var olan dengeyi korumak amaçlarıyla, kişinin kendisinden başka birisine güvenmesidir.

Bağımlılık sevgi gibi görünebilir. Çünkü o insanların, kendilerini bir başkasına şiddetle bağlamasına neden olan bir güçtür. Gerçekte bağımlılık sevgi değil, sevgisizliktir. Vermekten çok almanın peşindedir. Olgunlaşma yerine çocuklaşmayı besler. Özgürleştirmek yerine, kısıtlamaya, köleleştirmeye çalışır. Sonunda da ilişkileri ve insanları geliştirmek yerine yıkıma uğratır.

Sevgi bağımlılığının kaynağında sevgi eksikliği vardır. Bağımlı kişilerin kurtulamadıkları içsel boşluk hissi, doğrudan doğruya ana babalarının, çocuklukları sırasında ihtiyaç duydukları şefkat, dikkat ve özeni kendilerine verememiş olmalarının bir sonucudur. Sevgisiz ya da sevginin düzensiz bir biçimde gösterildiği bir ortamda büyüyen çocuklar, yetişkinliğe adım atarken böyle bir iç güvenden yoksundur. Birçoğu için bunun sebebi çocukluktaki ihtiyaçların düzenli bir şekilde karşılanmamasıdır. Yetişkinlikte ise sevgi bağımlılığı genellikle eksik öz güven ile birlikte “Yeterince elde edememek” ya da “Yeterli olamamak” gibi hislerle bağlantılı olarak devam eder.

Ayrıca kişinin bağımlılık içerisinde olması ve bağımlı davranışlar sergilemesi, karşısındakinin de kendini değersiz hissetmesine sebep olur .

Bebeksi sevgi : Seviyorum çünkü seviliyorum.
Olgun sevgi : Sevildim çünkü ben sevgiyim.
Olgun olmayan sevgi : Seni seviyorum çünkü sana ihtiyacım var.
Olgun sevgi : Seni sevmek hoşuma gidiyor.
Olgun olmayan sevgi : Benim seni sevmemden önce, sen benden hoşlanmak zorundasın.

Olgun sevgi kişinin kendine özgü olmasına, duygu ve düşüncelerini özgürce ifade edebilmesine olanak sağlar. Olgun olmayan sevgi bizi sevgi bağımlığına iter

Aşk Bağımlılığı

Bağlılık, aşkın ve tüm insan ilişkilerinin temel ilkesidir. Özellikle kendimizi yakın hissettiğimiz, arkadaşlığımızı, dostluğumuzu sürdürmek istediğimiz insanlardan belli ölçüde bağlılık da bekleriz. Ama her insan, bağımlılıktan bağlılığa gelişme sürecini tam olarak sağlıklı bir biçimde ilerletemiyor. Bazılarında, bağımlılıktan kaynaklanan öz-güvensizlik ve karşısındakine dayanma, yapışma ihtiyacı hep sürüyor. Bu tip insanlar, ilk buldukları sevgi nesnesine yoğun bir şekilde bağlanıyor ve onları gören sırılsıklam aşık zannediyor. Oysa elbette bağlılık hissi olmadan aşk olmaz ama bağlılığın ve sıkıca bağlanmanın aşkla doğrudan bir ilişkisi yoktur.

Aşırı bağımlılık sorunu yetişkin kişilerin özel ilişkilerinde ortaya çıkar. Bir ilişkinin ilk döneminde genellikle kişilerin birbirine aşırı derecede bağlandığı görülür. Kişinin bütün hayatı bir süre için duygusal bir biçimde, öteki eşe yönelir; mutluluk buna bağlıdır. Genellikle aşk bağımlısı kişinin romantik aşk hedefini gizlice takip etmesi şeklinde kendini gösteren dramatik bir takıntı halini alır.

Bağımlılıklar insanların işlevselliğini her alanda sınırlandırabilir. Özel hayat, iş hayatı, çocuklar, sosyal ilişkiler. Bunların hepsi bizim bağımlılıklarımızdan nasibini almaktadır. Yani kişinin işlevselliğine farkında olsun ya da olmasın büyük zararlar verebilmektedir. Genellikle bu bağımlılıklar bizim ikili ilişkilerimizin devam etmesinde yada edememesinde farkında olunur. Özellikle bizim toplumumuzda bir evlilik terapisti, cinsel terapist yada bir psikoterapistten yardım almak hem kültürel hem de maddi sebeplerden dolayı çok kolay olmamaktadır. Fakat bu bağımlılıklarla yaşamak sanırım daha zor bir süreçtir. Vakit kaybetmeden bir profesyonel yardım almayı deneyimleyebilirsiniz.

Sevgiyle kalın…

Uzm.Psk.Dan.Eyüp SARI